Kayboluşun ve arayışın romanı

Bazı kitapların zamanları var. Bir aydır elimin altında duran Irmak Zileli’nin son romanı Gölgesinde’yi okumaya başladığımda bunu bir kez daha hatırladım. Onun bir aydır başucumda beklemesinin nedeni epey karmaşık ve yorucu geçen bir ayın sonunda Leyla’nın hikâyesinin içerisinde tam da şimdi bulmam ve hatırlamam gereken bir şeylerin olmasıydı. Bir erik ağacının gölgesinde büyüdüğümü hatırladım mesela. Bitli olmasına rağmen sahip çıktığım gölgesinde geçirdiğim her yazın ceremesini saçlarımın kazınmasıyla ödediğimi. Sonra “benim” dediğim her şey için ödediğim bedellerin hepsini tek tek hatırladım. Vazgeçişleri, bırakıp gidişleri, bırakıp gidenleri, geri dönme düşüncesini, geri dönenleri ve sonra yine gidenleri. Peki ben neredeyim, diye içime bir kez daha sorma gereği duydum. Aklıma bir dağ başında yaşayan ahbabın cümlesi geldi “yolda hayır vardır.”

Gölgesinde, bir kayboluşun ve bir arayışın romanı. Avucunuza hazır bir bulu(nu)ş bırakmıyor. Başka bir şey veriyor ki onu söylemek bana düşmez. Kendi payınıza düşeni siz bulursunuz. Zileli, herkesin kendi hayatı içerisinde güvenli bir alan bulduğunda ya da onu inşa ettiğinde aramaktan nasıl vazgeçtiğini hatırlatıyor. Kendiyle başedebilme cür’eti göstererek hayata yalnız devam etmeyi tercih edenlerin yaşadığı buruk hazza atıfta bulunuyor.

Varmak için çıkılan yollarda vardığımız yer ya en başında ya da günün birinde mutlaka bir hayal kırıklığı yaratır. Öylesine çıktığımız bir yolda karşımıza çıkanlarda buluruz kendimizi. Yolun hayrı bundandır. İnsan değdiği, dokunduğu her şeyden bir tohum alır. O tohumu hangi cebinizde sakladığınızı unutursunuz önce. Derken yeşerir o tohum ve nihayet yolun kısmet diye karşınıza çıkarttığı şeyi keşfedersiniz. Yani yolculuklar bitmez öyle eve dönünce.

Leyla sokakları adımlarken kendi belleğine yolculuk ediyor. Attığı her adımda bir kilidini daha açıyor hafızasının, bir düğümü daha çözüyor. Yıllar önce öylesine uğradığı bir yerde önünden geçtiği bir mekanı hatırlamak için bütün şehri dolaşıyor turistler misali. Kendine olan yabancılığını“artık buralıyım” diyecek kadar geride bırakıyor şehrin ve belleğinin sokaklarında yürürken.

Bir ân ancak bir başkasına anlatıldığında anı haline dönüşüyor. Ve her anı anlatıldığı kişiye göre yeniden kurgulanıyor. Bu hafızanın insana kurduğu bir oyun. İnsan yaşadığı şeyin farkına nadiren yaşarken varıyor. Sonra bir an geliyor ve diyor ki,“ben ne yaşıyorum?” ya da “neler yaşadım?”Gölgesinde, Leyla’nın bu sorulara varış yolu, ama cevap orada değil. Belki bir yöntem öneriyor. O kadar. Fikret de Leyla da kendi hikâyelerini kendi dillerince anlatıyorlar. Dil ve şehir, insanın kendini aradığı bir labirent gibi. İkisi de hem karşı konulmaz bir cazibeye hem amansız bir meydan okumaya açılan kapılar. Fikret’in psikiyatr, Leyla’nın kütüphaneci olması boşuna değil. Böylesi bir yolculuğa azıksız çıkılmaz.

Bütün bu öykü aynı zamanda Fikret ve Leyla’nın beş yılı evlilikle geçen on yıllık ilişkilerinin anatomisi. Yolunaymış gibi görünen her şeyin zangır zangır titremekle hiçbir yere kıpırdamamak arasında gidip geldiği bir hikâye.

Fikret karısı Leyla’nın ansızın ortadan kaybolmasını bir polis memuruna anlatırken bugüne ve düne bakıyor. Bir polis memuruna mı anlatıyor yoksa aklının içerisinde kendiyle ve kibriyle bir hesaplaşmamı yaşıyor? Her bir okur kendi meşrebince başka bir cevap verecektir bu soruya. Terzi kendi söküğünü dikemez misali kendisini ve karısını analiz edip iyileştirmekte başarılı olamıyor Fikret. Sorunsuz zannettiği hayatı hakkında konuştukça sorunları tek tek ortaya döküyor. Karısını evde, kendine ait herhangi bir eşyayı arar gibi arıyor. Anlamaktan ziyade öfkelenerek, kırılarak ve kırarak… Sorunları farkeder ve kabul ederse kendiyle de yüzleşmek zorunda kalacağı için kabul etmek yerine öfkelenmeyi tercih ediyor. Entelektüel ve erkeklik kibirleri yakasını bırakmıyor. Leyla’sını anlatırken bile ondan Leyla’nın erken yaşta ölen psikolojik sorunları olan annesini ve babasını anlatırken buluyor kendini. Sorunu kendisinde değil Leyla’nın geçmişinde arıyor.

Leyla ise bir anda verdiği bir kararla sokakları arşınlamaya başlıyor. On yıldır sıkışıp kaldığı yerde yavaş yavaş yok olan hafızasını yürürken yeniden buluyor. Kendi kendine konuşuyor. Kimi zaman suçluyor, kimi zaman öfkeleniyor ama çoğu zaman keşfediyor. Bugüne kadar hiç kendisiyle konuşmamış bir kadın, bunun tadını bir kez alınca tabana kuvvet diyor. Sokaklarda dolaşırken trajediler gelmiyor Leyla’nın başına. Kendi güvenliğini bir şekilde iç sesinin ritmiyle sağlıyor. Duruyor, bakıyor, görüyor, seyrediyor, dinliyor. Bütün bunları dünyayı keşfeden bir bebek edasıyla yaşıyor çoğu zaman. Güvenli kütüphanesinin ve evinin duvarlarını terkedince ara sıra yitirdiği hafızasına tekrar kavuşuyor Leyla. Hafızasıyla beraber gerçek hayata ya da hayatın gerçeğine de.

Gölgesinde, bir kadın tarafından yazılmış tersine akan bir Külkedisi Masalı. Okurken hiç kimsenin arzu ettiği ya da zannettiği kadar anlaşılmaz ve yalnız olamayacağını düşündürüyor. Sevmek ve sevilmek için sarfedilen onca çabanın boşunalığını bir de. Kadın ya da erkek olmak, bu rollerden birine tıkışmak, sığışmak için vazgeçilenleri… Şehrin sokaklarında unutulan şeylerin o rollere girebilmek için terk edilen “kendi”likler olduğunu. Ve kendiliğin yalnızca sokakta, başka insanlarla ve şehirle, çıkmazlarla ve mücadeleyle, çarpışma ve yarenlikle keşfedilen bir şey olabileceğini. Toplumsal normlara, “düzene” ait olmak, konfora, rahata ermek için susturulan iç seslerin sokakta bir koroya dönüşebildiğini…

Aklıma başka bir soru takıldı. Yürüyecek şehri olmayanlar ya da şehirleri yürünemeyecek hale getirilen insanlar ne yaparlar bellekleriyle barışmak, buluşmak, halleşmek ve helalleşmek için? Bir şehrin yerini bir başkasının alması mümkün değil, öte yandan şehir müşterek bellekten başka ne ki? O zaman hatırlamak isyan etmek aynı zamanda. Hem kişisel bir itiraz olmanın da çok ötesinde. Leyla’nın şehirde yürürken belleğini, kendini bulması boşuna değil. Çünkü aslında yaşadığımız şehirden başka bir şey değiliz. Kendimize doğru yaptığımız yolculuklar başka şehirlerden geçse de benzerlikler ve zıtlıklarla dönüp yine tanıdık bir sokağa çıkıyor. Peki o sokak, o şehir yıkıldıysa hem de henüz biz göç etmemişken çalındıysa adımlarımız? Belki de yoldaki hayır budur. Ya da yolun hayrı bundandır…

22 Nisan 2017, BirGün Kitap

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.