Bu sayının ikinci sayfa konuğu Hakan Günday. İlk romanı “Kinyas ve Kayra”dan bu yana toplam sekiz tane roman yayınlayan yazarın son romanı 2013 yılında çıktı. “Daha” isimli roman Fransızcaya çevrildi ve “Prix Médicis En İyi Yabancı Roman Ödülü”ne hak kazandı. Günday’la kendi yazma yordamını konuştuk.

“Romanlarınız için ortak bir formülden ve yazma yordamından söz edebiliyor musunuz?”

“Her roman için yazım süreci, bambaşka bir dünyaya gidip, orada oksijen var mı diye bakmaya çalıştığımız bir süreç. Ama kimi ortak noktaları var. O ortak noktaları da herhalde hayatla olan bağlantımızın bir sonucu. Her sabah kalkıp mutlaka yazan tanıdıklarım var. Günün belli bir saati ister bir projeleri olsun, ister olmasın mutlaka yazma egzersizine devam edenler var. Bu benim yapabildiğim bir şey değil. Benim yaptığım daha çok yavaş yavaş bir şeylerin oluştuğuna tanık olup sessizce onların büyümesini beklemek. Ne zaman onu anlatmadan uyuyamayacak hale gelirsem, o zaman oturup yazmaya başlıyorum. Hiçbir zaman bir plan doğrultusunda gitmedim. ‘Şu gün bitecek’, ‘Bir sene sonra mutlaka bir şey yazmam lazım’ demedim. ‘Bir şey yazmam gerekli’ cümlesi bende hiç olmadı, ta ki o şey belli olana kadar. Herhangi bir şey yazmakla hiç ilgilenmedim.”

“Hikâyeyi aramıyorsunuz yani?”

“Aramıyorum. Yordamın yazan kişi kadar sayısı var. Ama benim yazıyla olan ilişkim hem çok sağlam hem de aslında pamuk ipliğine bağlı. Her defasında son kitabı yazıyormuş gibi hissediyorum. Belki de bu işin sihri bu. Bir daha yazıp yazmayacağınızı bilmiyorsunuz. Son on altı yılda sekiz kitabın çıkmasını sağlayan, o hikâyeyi ‘anlatmazsam uyuyamayacakmışım’ gibi hissetmiş olmam. Böyle olunca, bir kez başladım mı yazmaya, bitene kadar da başka bir şey yapamıyorum. Oturduğum an işin başına, artık o işle yaşıyorum. Onun haricinde sadece uyuyorum. İki ay, üç ay mağaraya girip orda kalmak gibi. Zamana yayılmış bir ilişki olmayınca, o iki-üç ay içinde bu kadar yoğun bir ilişki yaşanmış oluyor.”

“Yazma yordamınız metnin içeriğine, biçimine yansıyor mu?”

“Mutlaka yansıyor. Öncesinde plan yapmadığınız için, sadece bölük pörçük ne anlatmaya karar verdiğiniz için bir şey çok saçma sapan olursa bundan oluyor. Eğer iyi bir şey olursa da bundan oluyor. Kendinizi özgür bırakmanızın ve ‘ne olacaksa olsun’ demenizin böylesine iki türlü sonucu var. Hiç anlatmayı düşünmediğiniz şeyleri anlatırken de bulabilirsiniz kendinizi.”

“Bunun bir sakıncası var mı?”

“Yok, çünkü öncesinden tasarlarmış ve mükemmel olmaya çalışan hikâyeler bana o kadar ilham vermiyor. Bana ilham veren işlerin ortak noktası herhalde o hızla ve yoğun duygularla yapılmaları. Bazen hikâyeler insanın kulağını tırmalar, çünkü oradan ahenkli ses çıkmaz ama o ses çok yüksek çıktığı için de uyanık kalırsınız. Uyanık tutmak da fena değil bence.”

“Bittiğinde ‘dört başı mamur bir metin yazdım’ dediğiniz oldu mu hiç?”

“Ben çok uzun süre önce bunu anladım; tam olarak istediğim metni yazamayacağımı biliyorum, onun o metin olmadığını biliyorum, zihnimde belirenleri kelimelere tam olarak dökmem mümkün değil. Doğası gereği kusuyor beyin. Bunu kusursuzlaştırmaya çalışmaktansa hikâyeyi zenginleştirmek ve ne anlatmak istiyorsanız onu daha çok anlatmaya çalışmak çok daha ilginç. Öncesinde çok uzun plan yapmam ve her yazdığım cümlenin bir sonraki cümleye ilham kaynağı olacağına inanırım.”

“Plan yapmıyorsunuz, yine de yazmaya başladığınızda hikâyenin sonunu biliyor musunuz?”

“Hiç önemsemedim sonları, hikâyelerin sonlarını. Birkaç örnek haricinde hiç düşündüğüm bir şey değildir. Çünkü biliyoruz ki eğer bir hikâye yeterince uzun ise sonunda herkes ölecek. Yani ister düğünde bırak ister cenazede beni ilgilendirmiyor, çünkü ben biliyorum o hikâye orada bitmedi. Sırf senin anlatmayı bıraktığın yer diye benim orayı önemsemem gerekmiyor. ‘İyi de ben o hikâyeyi orada bıraktım.’ E ne yapayım? Orada bıraktıysan bıraktın. Bana inandırdıysan o insanı, mevzu o hikâyeyi anlatmayı nerede bıraktığın değil, beni ona nasıl inandırdığın. Dolayısıyla nerede bittiği bence hiç önemli değil. Sonları önemsememek işi de yine bu çalışma biçiminden kaynaklanıyor. Geometrideki gibi kusursuz hareketler yapacağım, kusursuz biçimler bulacağım diyorsanız o zaman sonla da uğraşırsınız en az başıyla, ortasıyla uğraştığınız kadar.”

“Neden yazıyorum, sorusu çalışma biçiminizi şekillendiren bir soru mu aynı zamanda?”

“Evet mutlaka. Eğer hikâye anlatmak için yazıyorsanız, planlı çalışmaya mutlaka ihtiyacınız var. Hikâyeden kastım, olaylar. Kronolojik bir şey anlatıyorsunuz, bir olaylar zinciri anlatıyorsunuz. Ama mesela derdiniz kendinizi tanımaksa, o zaman o uçsuz bucaksız yolda yalnızsınız. Amacınız aynaya bir adım daha yaklaşabilmekse, o zaman kendinizi çok daha özgür bırakabilirsiniz; hatta özgür bırakmalısınız ki olaylar zincirinin gölgesinde kalmayın.”

“Peki kendini tanımak isterken, okura da kendini tanıması için ayna tutmak gibi dertleriniz var mı?”

“Kendini tanımanın devamı yandakini tanımak. Çünkü insanın kendisini tanıması teorik olarak mümkün olmasa da; hatta tanıdığını düşündüğü an zaten değişmiş olsa da en azından şu mümkün: Kendiniz hakkında ufak da olsa bir fikriniz olduğu taktirde komşunuz hakkında da olabilir, camın arkasında gördüğünüz sokaktaki insanlar hakkında da bir fikriniz olabilir. Çünkü biliyorsunuz ki aslında dünya nüfusu aynı varlığın yedi milyar varyasyonu gibidir. Sadece farklı şartlarda doğdukları için farklı reflekslere sahip olan milyarlarca insan olduğunu düşünürsek, kendini tanımanın temel amacı başkasını tanımak ve dolayısıyla daha az korkmak. Önce benim anlamam gerekiyor neyin ne olduğunu, anlamaya çalışmam ve çabalamam gerekiyor. Sonra o deneyden birisi herhangi bir fikir çıkaracaksa, o onun kendi macerası, o onun kendi yolu.”

“Romanın içinizdeki ilk uyanışı nasıl gerçekleşir?”

“Her defasında mutlaka bir temel kavramla başlarım ben yazmaya. Her roman için mutlaka bir soru vardır. Ve benim derdim de bu soruyu incelemektir; o soru her neyse. Çok basit sorular da olabilir. Ve hikâyeyi de hep o soruyu en iyi biçimde inceleyebileceğim halde anlatmaya çalışırım. Bir soruyla başlayıp bin soruyla bitiririm.”

“Cevapla değil yani.”

“Sonu olmayan bir uğraşta cevap aramanın hiçbir anlamı yok. Bazen bir sorunun cevabı da bir sorudur bu arada.”

Remzi Kitap Gazetesi, Aralık 2016

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.