Politikacılar sanatçıları mücadelelerine davet ederken şunu söyler: “Sizin fikirlerinize, yaklaşımınıza ve dilinize ihtiyacımız var.” Bir tavlama taktiği olmadığında kıymetli bir cümle kuşkusuz. Gerçekten de politikanın, sanatın diline ve bakış açısına ihtiyacı var.

Sanatçı güncel politikadan bağımsız olarak, kendi yarattığı eserinde politik bir eylemin zaten içindedir. Sözgelimi edebiyatçı, olay örgüsüne kattıkları ya da dışarıda bıraktıklarıyla, yarattığı karakterlerle ve en çok da diliyle bir dünya yaratır. Bir dünya yaratmak başlı başına politik bir iş. Burada politik kavramını en geniş anlamıyla kullandığımı açıklamaya gerek yok. Bu geniş açıdan bakınca politik olmayan bir şey de yok.

“Ursula K. Le Guin’le Konuşmalar” isimli Türkçeye yeni çevrilen kitapta Le Guin, “Yazmanın apolitik olabileceğini sanmak, toplumumuzu ve dünyamızı etkileyen güçlerin etkisinde kalmadığını düşünüp böyle bir maske takmak, kendini kandırmaktan öteye geçmez,” diyor. Anlıyoruz ki, Le Guin’in politik olmakla bir sorunu yok. Ama politikanın diliyle bir sorunu olmalı ki, bir başka söyleşide McCarthy döneminden söz ediyor ve şöyle diyor: “Fakat öyle bir siyasal ortamda, insanın hayal gücü, polemik yaratmadan veya ahkâm kesmeden bir şeyler söylemenin dolaylı yollarını aramaya başlıyor. Vaiz mi yoksa romancı mı olacağınıza karar vermeniz gerekiyor.”

Vaiz ile romancı arasındaki fark nereden geliyor diye soruyorum kendime. Vaizin (bence politikacının da) söylemine işlemiş polemiğin ve ahkâmın temelinde “ötekileştirme” olduğunu fark ediyorum. Öyle görünüyor ki polemik, ötekini yakınlaştırma değil uzaklaştırma; sınırları keskinleştirme çabasının bir ürünü. Alıştığımız üzre politika “akla kara ortaya çıksın” ister. Saflar keskinleşsin ki herkes tarafını seçmek zorunda kalsın.

Ahkâma gelince… Ahkâm kesen kişi kendini sorgulamaz. Dolayısıyla uzlaşmaya kapalıdır. Amacı, ortak bir düşünceye varmaktan çok, kendi bildiğinin herkesçe kabul edilmesi, yani galip gelmektir. Ahkâm kesen, ötekiyle ilişkisini hiyerarşik bir düzen içinde algılar ve kendini bu sıralamada üst basamağa yerleştirir. Çünkü ahkâmın doğasında kibir vardır.

Edebiyatın ve aslında tüm sanatların yapmaya çalıştığı şey ise tüm bunların tersidir. Sanat, kişiyi ötekinden uzaklaştırmaya değil, ötekine yakınlaştırmaya çalışır. Sanatçının amacı kendini tanımak olduğu kadar, başkalarını da tanımaktır. Sanat izleyicisi bir eserle karşılaştığında hem kendini keşfeder, hem ötekini. Tanımak, keşfetmek, anlamak; bunlar ayıran, bölen değil, birleştiren kavramlardır. Şu durumda sanatın polemik ya da ahkâm diliyle nasıl bir ilişkisi olabilir ki zaten?

Sanatın dilinin polemikten ve ahkâmdan azade olması onun doğasının yarattığı bir zorunluluk, öte yandan politikanın böyle bir dile mecbur olduğundan şüpheliyim. Zaten “savaşçı” bir dille tekerini döndürmeye çalışan politikacı da bir şeylerin ters gittiğinin ayırdında olmalı ki, sanatçıyı yanına çekmek istiyor.

Öte yandan, pratikte işler umduğumuz gibi gitmeyebiliyor. Politikanın dili fazlasıyla yayılmacı ve işgalci olduğundan mı bilmem, yanına çektiği sanatçıyı kendi yapısı içinde eritip yok etmeye meylediyor. Daha garip olanı, sanatçının da güncel politikanın evreninde soluk alıp vermeye başlamasıyla birlikte sanatının ona öğrettiklerini unutuvermesi; ötekini dışlayan politik dili kolayca benimsemesi.

Politikanın ötekileştiren kibirli dilinin değişebileceğine inanmaya hepimizin ihtiyacı var. Fakat politik alanda da varlık göstermeye başlayan sanatçının kendi “duyarlı” duruşunu bir kartvizit gibi taşıyıp öteki sanatçıları ancak polemiğin ve ahkâmın alanında geçerli olabilecek kavramlarla etiketleyebilmesi, söz söylemenin yeni yollarını aramak bir yana, politikanın eski usüllerine teslim olduğunu düşündürüyor.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Aralık 2016

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.