“Yazmanın Verdiği Haz Yeterli”

 

Yiğit Bener’in romanlarının yazımı uzun soluklu. Biri dokuz, diğeri beş yılda tamamlanmış. En son yayınlanan “Heyulanın Dönüşü”nün üzerinden de beş yıl geçti. Fakat bu arada deneme ve çocuk kitabı gibi farklı alanlarda üretmeye devam ediyor Bener. Yazmakta olduğu roman hakkında heyecan verici tüyolar aldıysam da çenemi tutmam gerekiyor. Yiğit Bener edebiyatımızın önemli isimlerinden Erhan Bener’in oğlu, Vüs’at O. Bener’in yeğeni. Söyleşimize etrafını saran bu entelektüel dünyanın etkilerini konuşmakla başladık. Son zamanlarda yazma cesaretinin dış etkenler karşısındaki kırılganlığı üzerine düşündüğüm için olsa gerek en çok onu merak ediyordum…

“Entelektüel bir ailede büyümenin dezavantajları var mı? Yazma sürecinde herhangi bir kaygıya yol açtı mı?”

“Böyle bir yazar ailesinde beklentiler de çok yüksek. En ufak hatanın görülmesi, iyi niyetle, düzeltmek amacıyla da olsa her seferinde gösterilmesi epey ürkütücü ve caydırıcı da olabiliyor. Daha önemlisi şu bence: Mesela bir ressamın çocuğu, büyük olasılıkla ebeveyninin ‘işi’ konusunda yazarın çocuğuyla aynı sorunu o derece yaşamıyordur, çünkü ebeveynini resim yaparken gözlemleyebilir, çok küçük yaşta bile resim yapabilir. Ama yazar çocuğu için ebeveynin yazdıklarını okuyup anlamak çok zor. Ancak belli bir yaştan sonra metinle bir ilişki kurulabiliyor. Kendisinin ciddiye alınabilir bir şeyler yazabilmesi daha da zor. Ebeveynin, kendi entelektüel çevresiyle yürüttüğü sohbetler de çok uzun yıllar çocuğun anlayamacağı konulardan oluşuyor. 17-18 yaşlarına geldiğimde onlarla konuşmayı denediğimde yine caydırıcı bir tablo çıkıyordu karşıma: hem çok net, yerleşik görüşlere sahiptiler, hem de ancak hayran olabileceğim düzeyde bir donanıma sahiptiler… Yanlış bir şey söyleme korkusuyla görüş beyan edemez hale geliyordu insan. Yetişkinliğe adım atarken bambaşka alanlara yöneldim. Tıp okumayı seçtim, entelektüel konulara olan ilgimi ise daha çok Marksizm üzerinden kurmaya çalıştım, çünkü bu en azından bizimkilerin uzman olmadıkları bir alandı. Bilinçli şekilde olmasa bile, kendi kimliğimi onlardan bağımsız olarak kurmanın yolunu böyle bulmuştum.”

“Yazmaya başladıktan sonra babayı ya da amcayı aşmak gibi bir kaygın oldu mu?”

“Ben başta aşmak gibi bir hedef koymadım kendime. İkisi de hakikaten çok önemli yazarlar, çok farklı da olsa çok temel özellikleri vardı. Aşmak gibi bir hedef koymak bir rekabet ve yarışma mantığını getirecekti beraberinde. Kaybetme ihtimalimin çok yüksek olduğu bir yarış üstelik. Tut ki kazandım. Kazanınca ne olacak? Benim gözümde çok önemli olan iki yazarı aşağılamış olacağım. Her ikisinden de bir şeyler alıp aynı zamanda onlardan farklı olmayı, böylece kendi yolumu, kendi dilimi, kendi üslubumu bulmayı hedef koydum. İkisinin yazdıklarını da çok içeriden okuyup çok şey öğrendiğimi biliyorum. Öyle olunca da bir dostluk oluşuyor tıpkı diğer arkadaşlarımda olduğu gibi. Bir de çok ciddi yaş farkı vardı aramızda. Babamla otuz üç, amcamla kırk yaş vardı. Ben de kırk yaşımdan sonra yazmaya başladım, artık benim onları kollamaya başladığım bir dönemdi bu, yani onlar kollanacakları bir yaşa gelmişlerdi.”

“Önümde kalan yıllara ne kadar çok kitap sığdırırsam o kadar iyi gibi kaygıların var mı?”

“Öldükten sonra geride kaç kitap bırakmış olduğumun pek bir önemi olacağını zannetmiyorum. Ama geç yazmak şunu getirdi belki: İlla edebiyat dünyasında ‘bir yerlere’ geleyim, iktidar sahibi olayım, şu kadar kitabım olsun, şu kadar satsın, ödüller alsın türü bir hırsım olmadı. Olan olmuş, zaten kayıp bir kuşağın mensubuyum; yazabiliyor olmak yeterince önemli bir ayrıcalık, yazmanın verdiği haz yeterli… İkincisi, önümde babam ve amcam örnekleri var. İkisi de Türk edebiyatının çok önemli yazarları, ayrı ayrı çok önemli yerleri var; biri kırk küsur kitap yazmış, öbürü on küsur kitap yazmış. Kimi okur/eleştirmen birini çok sever, ötekini sevmez, ama ikisinin de seveni çok. Dilde, kurguda çığır açmışlar, onca ödül almışlar… Ama bakıyorum, onlar gerçekten hak ettikleri yeri alabilmişler mi? Yeterince okunup tartışılmışlar mı? Yoo… Mesela babamın en bilinen romanı ‘Yalnızlar’dır, amcamın da bir büyük romanı vardır: ‘Buzul Çağının Virüsü’. Bu iki romanın temelindeki olay örgüsü birdir, aynı yaşanmışlıktan yola çıkmıştır. Kardeş iki yazarın, bambaşka üsluplarla aynı olaylardan esinlenerek yazdıkları iki çok farklı roman. Kimse bunun farkına bile varmamış! Sağlıklarında bu konuda tek yazı, inceleme yazılmamış. Şimdi bu kadar meraksız bir edebiyat dünyasında bilmem kaç kitap yazsan ne olur, yazmasan ne? Ben kendim için yazarım. Tabii ki yazdığımın okunmasını isterim, tabii ki okurun beğenmesini isterim ama yazacak bir şeyim varsa yazarım.”

“Yazar insanlara önemli şeyler anlatan biri mi, kendi kendine konuşan biri mi? Sen hangisisin?”

“Evet ben yazdığım, anlattığım her şeyin çok önemli olduğuna inanıyorum. Olmasa yazmam, yazarım da belki yayımlamam en azından. Bana sorarsan, yazdıklarımı bütün insanlık okusa, tartışsa çok iyi olur, dünya daha iyi bir yer olur. Buna yürekten inanıyorum… Öte yandan, şu koca dünyada, 7 milyar insanın onca derdi varken, kim takar Yiğit Bener’i! Yaptığım işi önemsiyorum, söyleyeceğim söz üzerinde uzun uzadıya düşünüp tartışıyorum, kendi yazdığımı eleştiriyorum, okurun karşısına çıkardığım metnin diline, kurgusuna, içeriğine önem veriyorum, elimden gelenin en iyisini yapmaya ve hakikaten derdim olan şeyleri anlatmaya çalışıyorum. Yani iki senedir bir romanım çıkmadı, bakayım şu aralar piyasada en çok ne gidiyor, diye düşünerek yazmıyorum. Kendi içimdeki bir derdi, yıllardır üzerinde düşündüğüm belki, kafamı kurcalayan, söyleyecek bir sözüm olduğuna inandığım, farklı bir bakış açısı getireceğine inandığım şeyleri yazıyorum. Öte yandan, dünyanın gidişatını belirleyen devasa şirketlerin milyarları karşısında, koskoca devlet iktidarları karşısında, toplar tüfekler karşısında, ilkellik, barbarlık, cahillik karşısında bir yazarın söyleyeceği en önemli sözün bile zaten ne ağırlığı olabilir ki?”

Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2016

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.