Bugün bütün gün kendi kendime bir mani mırıldandım: “Ortega’nın vurduğu topu pas sanırsan yanılırsın; topa aval aval bakar golü yer kalırsın.” Sahi Ortega diye bir futbolcu da vardı değil mi? Futboldan hiç anlamadığım için konuyu sevgilime açtım. Evet var, dedi ve sonra konunun bu olmadığını, oturup yazıyı yazmam gerektiğini hatırlattı.

Geçen yazıda sosyal medyada görünür olmak mevzusunda atıp tutmuş, kantarın topuzunun kaçtığından dem vurmuştum. Ama sonra Ortega Y. Gasset’nin “Kişi var olduğunu hissedebilmek için ötekinin bakışına ihtiyaç duyar” mealindeki sözlerini hatırlamıştım. Daha ilk sayıdan kendi kazdığım kuyuya düştüm diye az dövünmedim. Öyle ya görünme arzusu insan doğasının kaçınılmaz bir sonucu ise eleştirim boşa çıkmış demekti.

“Sosyal medyada topluma hangi yüzümüzü gösteriyoruz biz?” diye sordu sevgilim. Yardımcı olmaktı tabii niyeti ama ne demek istiyordu acaba? “Yani,” dedi kafa karışıklığıma gülümseyerek, “Topluma sunduğumuz bir kimliğimiz var değil mi?”

“Evet tabii… Jung buna persona diyor” dedim. Ne kadar birikimli biri olduğumu herhalde fark etmişsinizdir.

Devam etti: “Hıhı, ama insan ruhu karmaşık bir bütün. Personası var, bilinçdışı var, içgüdüsü var, içsel benliği var, var oğlu var. İnsanın kendisi bile karşısına ne zaman neyin çıkacağını bilemiyor.”

“Hımmm…” dedim, dedim ama daha da bir şey diyemedim.

“Ve takipçilerimizin beğenip onayladıkları şey personamız,” diye devam etti, “Ortega’nın ‘ötekinin bakışı’ndan kast ettiği bu tür bir onay olabilir mi sence?”

“Soruyu biraz açar mısınız lütfen?” dedim şirinlik yaparak.

“Senin niyetin yazıyı bana yazdırmak galiba” dedi ve usta bir manevrayla okumakta olduğu gazeteye geri döndü. Ama tabii ki seven kalbi küçük Emrah bakışlarıma yenik düştü. “Bak mesela,” dedi, “Ben seni bu halinle seviyorum.” Bu halinle derken? “Yani bu saf, kafası karışık, eksik halinle,” diye devam etti, “Öyle yazar personasıyla karşımda otursan imkânı yok sevemezdim seni.”

O an gözümün önüne babaannemlerin ev geldi. Kendi evlerinde misafir gibi dolaşan ev ahalisini hatırladım. Sanırsınız “Rüzgâr Gibi Geçti” filminin setinden fırlamışlar. Babaannem evin içinde pür makyaj takılırdı ve dedemin de pijama giymesine zinhar izin vermezdi. Başköşeye kurulmuş operatör doktor Fazıl Bey ile sinema aktrisiti Ferhunde Hanım’ın sizli bizli konuşmalarını hatırlayınca içime fenalıklar geldi birden. Kalkıp pencereyi açtım.

“O zaman,” dedim travmatik anılarımdan sıyrılmaya çalışarak, “Varoluşumuzun onaylanması yakınlarımızın bizi kabulüne bağlı. Yani personamızla değil, zaaflarımız ve eksiklerimizle bir bütün olarak sevilmeye, onaylanmaya ihtiyacımız var. Bunu da bize sosyal medya veremez.”

“Ha şunu bileydin” dedi. Bazen gerçekten çok ukala bir insan oluyor kendisi. Özellikle sosyal ortamlarda. “Personana gıcık olduğumu söylemek isterim” dedim takılarak.

“Ben de kendisiyle anlaşamıyorum bazen” dedi hınzırca. Demek insanın personasıyla benliği çatışabiliyordu, hımm enteresan!

“Öyleyse şimdiki sorum personanıza, lütfen aradan çekilin” dedim. Dinliyorum gibisinden bir hareket yaptı başıyla. “Toplum sizi beğendiğinde ne oluyor? Başınız göğe mi eriyor?” diye sordum ciddiyetimi koruyarak.

“Valla,” dedi, “Kendimi olduğumdan daha bi yakışıklı, daha bi zeki, daha bi yetenekli hissediyorum, tadından yenmiyorum yani.”

“Peki sonra?” diye sordum, “O his ne kadar sürüyor?”

“Ah” dedi içlenerek, “ne sen sor ne ben söyleyeyim, bir dahaki laykı alana kadar dayanmıyor bile.”

Sevgilimin personası karşı kanepeye uzanmış da kendisiyle terapi seansı yapıyormuşuz gibi bir kâğıda notlar alıyordum. “Hımmm…” dedim, “bu demek oluyor ki bir fasit dairenin içindesiniz…”

“Maalesef öyle,” dedi, “Size gelme nedenim de bu. Personamı bir türlü doyuramıyorum. Yavaş yavaş içsel benliğimi kemirmeye başladı. Acaba ona nasıl engel olabilirim?”

Birden gözlerim parladı ve ayağa fırladım. “Yazıyı nasıl bitireceğimi buldum!” dedim. “Önce bir başlasaydın?” diye karşılık verdi. Onu duymamış gibi yaparak şöyle dedim: “Siyasetin ideolojileri, personanın benlikleri yemediği bir dünya için el ele!”

Dehşetle baktı yüzüme. “Sakın!” dedi, “Sakın! Yazar olarak bir personan var, kendini düşünmüyorsan bizi düşün, aileni, geride kalanları düşün.”

Ama ben onu dinlemiyordum artık. “Beni böyle sev seveceksen” diye şarkı söyleyip dans ederek çalışma odama yöneldim. Arkamdan bağırıyordu “Dur yapma, allahaşkına gel konuşalım! Persona’na kurban olayım!”

Karakarga, Haziran 2016

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.