Bu yazıda dilerseniz kent kelimesinin geçtiği yere metin, yürüyüşün yerine yazma eylemi, yürüyüşçü için de yazar koyabilirsiniz. İlk cümle, bilinmeyen topraklara girdiğim kapıdır benim için. Kapıdan geçtikten sonra başlayan yolculukta iki tür yürüyüşçü olduğu dikkatimi çekmiştir her zaman.

Birinci türün –ki bunlar çoğunluktadır– elinde kentin haritaları vardır. Bu gezi için çok önceden hazırlanmışlardır. Gezi sitelerini taramış, turizm acentalarından gerekli bilgileri edinmiş ve mutlaka görülmesi gereken yerlerin listesini çıkarmışlardır. Sabah kahvaltısıdan uyku saatine kadar tüm gün programlanmıştır. Gidilecek müzeler, gezilecek doğa harikaları, mola verilecek kafeler, hepsi belirlenmiştir. Yürüyüşçünün aklında tek bir şey vardır, hedefine ulaşmak. Varılacak yere gidene kadar etrafa bakar ama çoğunlukla fotoğraf çekmek için. Bu yürüyüşlerde kaybolma riski yoktur ya da pek azdır. Yürüyüşçünün kafasının karışması, herhangi bir sokağın ya da mekânın aklını çelmesi, umulmadık bir yeni keşif ya da maceraya atılma ihtimali hemen hemen hiç yoktur. Neresinden baksanız “başarılı” bir gezidir bu; ne yapıp edip hedefe ulaşılır çünkü.

Bir de ellerinde hiçbir harita olmadan yürüyenler vardır. Sabahtan nereye gideceklerini belirlemiş olsalar bile sonrasını kendileri de bilmiyordur. Mümkünse araç kullanmazlar. Aylak ve ahestedirler. Bilinmedik bir sokağa çekinmeden girerler. Karşılarına çıkan ve ilgilerini çeken herhangi bir kafede mola verirler. Gördükleri bir şeyin karşısında istedikleri kadar oyalanabilirler. Ne de olsa yetişmeleri gereken bir hedef yoktur.

Bu yürüyüşler onları merkezden uzaklaştırır. Kentin turistik olmayan mahallelerine girerler. Bunu da sonradan fark ederler. Aslında asıl şimdi kenti keşfetmeye başlamışlardır. Onlara sunulan değil, gizlenen bir yüzünü görürler kentin. Yerlisinin (eğer bir dükkânda falan iş bulmadıysa) uğramayacağı süslü caddeleri, lüks kafeleri ziyaret etmezler. Mahalle arası eski ve bakımsız sokaklarda yürürler. Şansları varsa semt sakinleriyle iki çift de laf ederler.

Bu yürüyüşçüler çoğunlukla kaybolur. Mutlaka görülmesi gereken 10 yer listesinden bir teki bile işaretlenmemiş halde geri dönerler. O yüzden başarısız bir gezi sayılabilir bu. Ama daha önce hiç yaşamadıkları bir deneyim elde etmişlerdir, dahası özgün bir deneyimdir bu.

İlkinde size dışarıdan sunulan bilgi ve deneyimin dışında yeni bir şey keşfetme şansınız pek düşükken, bu ikincisinde sadece bir kentin sokaklarına değil içinize doğru da yolculuk yapmış olursunuz. Çünkü aylakça yürümek zihni de aylaklaştırır ve kontrolden çıkarır. Kontrolden çıkmış bir zihin ise farkında olmadıklarınızı, saklı tuttuklarınızı harekete geçirir. Aslında o sokağa girme, bu kafede oturma arzusunu bile o kontrolsüz işleyen zihne borçlu olduğunu anlar yürüyüşçü. Zihin dışarıdan aldıklarını içeride işler, bu işlem sayesinde dışarıya yeni bir gözle bakmaya başlar. Bu değişim bedeni yönlendirir, onu yeni sokaklara, yeni deneyimlere açar. Sezgilerin rehberliğinde gerçekleştirilen yürüyüş insanın hem zihninde hem bedeninde bir değişime yol açar. Aralarındaki devinim ve alışveriş ikisini de dinamik kılar.

Oysa enformasyon çağında bilginin sahipleri kendisinin sunduklarından başkasına gönül vermenizi istemez. Bunun için de sizi materyale boğar. Aslında bu, düşünme melekenizi yitirmenize neden olur. Böyle bir yürüyüşte beden ve zihin verili olana bağımlılaşır. Otomatikleşen ayaklar ise insanı hep aynı yere götürür. Orası kürkçü dükkânıdır.

Yeni bir kente adım atacaksam “gidilmesi gereken yerler” hakkında bilgi edinirim ama sonra onları unutmaya bakarım. Kendimce oluşturduğum bir harita vardıysa, onu da şişenin içine koyup denize fırlatırım. İlk cümle ile son cümle arası benim için de bir keşif yürüyüşü olur böylece. Varsın akılsız başın cezasını ayaklar çeksin.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2016

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.