Ne zaman şu iki sorudan biriyle karşılaşsam ruhumu teslim edesim gelir: “Romanınızın konusu ne?” ya da “Ne türde roman yazıyorsunuz?” Diyeceksiniz ki, ne var bunda? İyi niyetli bir soru. Kişi romanlarınız hakkında bilgi edinmek, sizi tanımak istiyor. Bu ne kibir!

Aslına bakarsanız “Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?” diye sorulduğunda da aynı “ruhsal göç” arzusu uyanıyor içimde. “Ben nasıl biriyim? Ne türde bir insanım?” Bu sorulara yanıt bulmaya çalışırken karşılaştığım klişeler beni kendimden soğutuyor. Dehşete kapılıyorum ister istemez; aman yarabbim ben bu kadar sıradan biri miyim!

Kimse sıradan olmak istemez. Ama her tanımlama ister istemez nesnesini sıradanlaştırır. Bizi öteki insanlarla bir kılar. Ruhumuzu, benliğimizi genel kategorilerin içine hapsediverir. Oysa şu az ötedeki kadın ile ben nasıl bir olabilirim? Falancaların oğluyla benim oğlum nasıl aynı kategoriye konulur? Hepimiz biricik olduğumuzun doğrulanmasını bekleriz hayattan ve etraftan. Ama yine hepimiz başkalarına bakarken kendilerini tanıtmalarını, yani kategorize etmelerini de isteriz. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma desturu burada infilak eder.

Romanlar ise bize iki durumu bir arada yaşatır. Eğer iyi yazılmış bir roman ise karakterlerin ruhlarını derinlemesine işlemiştir. Klişe tariflerle yetinmez romancı. Yarattığı karakterin biricik ve özel olduğunu bilerek, onu anlamaya çalışır. Yakıştırmalarda bulunmak yerine, onu keşfetmeye bırakır kendini. Yazarken bütün önyargılarını bir kenara bırakarak (aynı anda deneyim ve gözlemlerinden alabildiğine yararlanarak) karakterini inşa eder. Böylece kendine özgü bir varlık olarak metnin içinde yaşamaya başlar roman kahramanı.

Öte yandan, tüm özgünlüğüne rağmen tuhaf bir biçimde o karakterle özdeşleşebildiğimizi fark ederiz. Ya da kendimize değil de yakınımızdaki birine fena halde benzetiriz onu. Bu durum, roman karakteriyle ilgili gerçeklik hissimizi kuvvetlendirir. Tanıdığımız, bildiğimiz birilerine benzediğine göre en azından uzaydan gelmemiş demektir. Ama ne hikmetse bu, o karakteri alelade biri yapmaz. Evet çok tanıdıktır, bizim gibidir, ya da sokakta karşılaştığımız onlarca insandan biridir ve bu yönüyle sıradandır ama aynı anda da özgündür. Nasıl olur bu?

Yazar, ilk bakışta göze çarpanın ötesine geçerek, karakterin ruhundaki katmanları kabuk kabuk kaldırır. Böylece gerçek hayatta karşımıza çıkan insanlarda fark edemediğimiz özellikleri deşifre etmiş olur. Roman kahramanını klişelerden arınarak irdeler ve onun ruhuna nüfuz etmemizi sağlar. Aslında normal hayatta birbirimize yapamadığımızı yapmış olur.

Michel Foucault, “Normal insan bir kurgudur” diyor. “Normal insan”ın, gerçekte olmayan, uydurulan bir şey olduğundan söz ediyor Foucault. İktidarlar ve sistemler normal tanımının sahipleri. Her tanım gibi bu da tanımladığı şeyi genelleştiriyor, dolayısıyla eksiltiyor. Bir bakıma nüansları ortadan kaldırarak buldozer gibi üzerinden geçiyor; düzlüyor. Düzlüyor demişken, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “normal” kelimesinin tanımını da hatırlatayım: “Kurala uygun, alışılagelen, olağan, düzgülü, aşırılığı olmayan, uygun.”

Bu tanımı da okuyunca Foucault’nun sözünün ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorum. “Uygun” ve “düzgülü” insanlara normal hayat içinde rastlayabiliyoruz, evet. Bize kendilerini tarif ettiklerinde. Bize kendimizden bahsetmemiz istendiğinde. Tüm “uygun” ve “kabul edilebilir” özelliklerimizi sıralarken… Ama bunu yaparken aynı anda birbirimize benzemeye de başlıyoruz. Aslında kişiliğimizi photoshoplamış oluyoruz. Hoşa gitmeyeceğinden endişe ettiğimiz, aykırı taraflarımızı törpüleyerek sıradanlaşıyoruz. Onları yeniden bulmak içinse romanlara bakmaya ihtiyacımız var. Bakmayın tanımında geçen “kurmaca” terimine; romanlar bize “normal olmayan” gerçeğimizi hatırlatıyor.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Mayıs 2016

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.