Virginia Woolf, “Mrs. Dalloway” romanını yazdığı 1922 yılında şöyle der: “Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum, sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçimde.”

1. Dünya Savaşı 1918’de sona ermiş olsa da bireyin ve toplumun ruhundaki sarıntı kolay dinmez. Dahası 20 yıl sonra 2. Dünya Savaşı’nın etkileriyle büyük bir depreme dönüşür. Hem yeryüzünde, hem Woolf’un ruhunda. Virginia Woolf, “Mrs. Dalloway”de dünyayı biçimlendiren (savaşları çıkaran, onlara alışmamızı salık veren) aklı başında kişiler ile bunun bedelini ödeyen delileri karşı karşıya getirir. (Bugünlerde onlara paranoyak diyenler de çıkıyor.)

Patlayan bombaların, kopan kafaların, silah seslerinin anısını beyninin içinde taşıyan Septimus’tan hayatına devam etmesi beklenir. Aklı başında toplum, delileri içinde barındırmak istemez. Eğer normalleşme konusunda ayak direrse tükürüp atar posasını. Hem de hepimizin gözü önünde. Ki “delirme ihtimali olanlar” da çekidüzen versinler kendilerine.

Çiçeklerini kendi alacak olan Mrs. Dalloway tek derdi vereceği parti olan bir karakter gibi görünür önce. Oysa bir romanda, hele bu bir Virginia Woolf romanı ise parti asla sadece parti değildir. Clarissa, parti hazırlığı esnasında düşünür. Kullandığı kavramlar roman yazma eylemini tanımlar gibidir: “Ancak Tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuzu, çevremizde büyüttüğümüzü, yıktıktan sonra, her an yeniden yarattığımızı; ama en düşkünler bile (ölesiye içen), aynı şeyi yapmıyorlar mı; başa çıkılmaz bunlarla, öyle kanunlar falan çıkararak, Clarissa kalıbını basardı, neden mi: çünkü yaşamayı seviyorlar.” (İtalikler benim. IZ)

Clarissa Dalloway, Virginia Woolf’un roman yazarak ölüme direnen yanı ise Septimus Warren Smith de onun öteki yarısı gibi gelir bana; normalleşemeyen, hayatla ve toplumla uzlaşamayan. Romanda bir kez olsun karşılaşmayan bu iki karakter birbirinden ne kadar farklı görünseler de ruhları kardeştir.

Romanın sonunda da Clarissa, intihar eden Septimus’la özdeşleşir. Septumis’un “hayatını kaldırıp atması” onu hep kaçtığı ölüm korkusuyla burun buruna getirir. Septimus’un ölümü, tükürülen bir posa olmayı reddettiğini söyler bize: “Ölüm, bir direnmeydi. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı.”

İşte bu çaba sayesinde farkına varır Clarissa/Virginia; o, ölümlere ve savaşlara tanıklık etmeye mecbur bırakılmış kişidir/yazardır: “Clarissa’nın felaketiydi bu – utanç lekesiydi. Bu koyu karanlıkta, genç adamların yitişini, yokoluşunu gözlemek, onlar ölürken, gece elbisesiyle durmak bir çeşit cezaydı belki.” Fakat işte tanıklık eden bir Clarissa olduğu için Septimus’un ölümü anlamlıdır. Septimus’un eylemi amacına ulaşır. Roman şu cümleyle biter: “Çünkü Clarissa oradaydı.”

Virginia Woolf, iki dünya savaşında da oradaydı. 2. Dünya Savaşı devam ederken, savaş uçaklarının gürültüsü altında o güne dek sürdürdüğü tanıklığı artık taşıyamadığı için, yazma eylemi de bu noktada onu kurtaramadığından, 1941’de yaşamına son verdi. Geride kalanlara kendi tanıklık mecburiyetlerini de hatırlattı böylece. Mirası devretti.

Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sını basan İthaki Yayınevi biyografisinde şöyle diyordu: “Dalgalarla sörf yapıp nehir bile denemeyecek bir kaşık suda boğuldu. Bilinç akışı mı nehrin akışı mı?” Böylece sokakta Septimus’u parmakla göstererek alay edenlerden bir farkları kalmadı. Talihsizlik o ki, popülizme kurban ettikleri yazar, başyapıtlarından birinde tam da parçası haline geliverdikleri bu toplum düzenini eleştirmişti.

Kuşkusuz ki tanıklık etme mecburiyetini bir sorumluluk olarak üstlenen okurlar Woolf’un boğulduğu suyun insanlığın utanç ve suç denizi olduğunu biliyorlar. “Çünkü Clarissa oradaydı.”

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2016

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.