“Yazma Bende Kansorejen Bir Şeydir”

Selim İleri 2017’de edebiyatta 50. yılını dolduracak. 50’ye bir kala kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Selim İleri söz konusu olunca hemen söyleniveren “hüzünlerin yazarı” tanımlamasının yazar tarafından benimsenmediğini öğrendim. Bunun yanında ilk kitabını “kendi imkânları”yla bastırdığını da. Selim İleri sadece usta yazar değil, usta bir okur da aynı zamanda. Okurun ustası olur mu? Olur. Hatta öyle ki o olmadan, usta yazar olunamaz. İşte Selim İleri bize bunu gösteren bir isim, tam 50 yıldır.

“Yıllar içinde yazarın bir formülü oluşuyor mu?”

“Vallahi bende oluşmadı. Profesyonel bir tarafım hiçbir zaman olmadı. Hiçbir zaman bir plan çıkartmadım. Bir şey billurlaşır ve ben onu görürüm, ondan sonra yazmaya başlarım. Her seferinde başladığım şeyi en az otuz kere kırk kere tekrar yazarım. Ancak yarıladıktan sonra kendi yolunu bulur. Bende yazma kanserojen bir şeydir. Bünye onu başta hep reddetti. Sonra sonra organizmaya dönüştürebiliyorum.”

“Peki romanın fikri nasıl oluşuyor? Bir meseleden mi? Bir hikâyeden mi? Karakterden mi?”

“Çoğu zaman meselelerden oluşuyor. Yani mizacıma, yaradılışıma yatkın olan meseleler, dönüp baktığım zaman fark ediyorum, yazıya da yansımış oluyor. Bunların da başında sanırım kaba güce karşı olmak geliyor… Kaba gücün olduğu hiçbir şeye, ister bireysel olsun, ister toplumsal olsun, hiçbir zaman yatkınlık duymadım; hep nefret duydum. Bunlar karşısında kendimden beklemediğim kadar fevri tavırlarımı da yakaladım. Yani bana ‘hüzünlerin yazarı’ falan denir genelde, aslında o sözleri çok benimsemedim. O hüzünlü gibi gözüken şeyin altında, çarpık insan ilişkilerine, yok ediciliğe karşı çıkma isteği var.”

“Vefa duygusundaki hassasiyetiniz de çok söylendi. Hüzün gibi mi bakıyorsunuz buna da?”

“Benimki vefadan çok, intikam alma. Çok haksızlık yapılmış edebiyatta. Kör okura, kör yayıncıya, kör eleştirmene karşı, onlardan bir intikam alma isteği.”

“Yazmaya başladığınız dönemlerde siz de zorluklarla karşılaşmış mıydınız kitaplarınızı yayınlatma konusunda?”

“O yıllarda bugünkü gibi çok genç kuşaklara, genç emeklere açık bir ortam yoktu. Tam tersine hâlâ eski basım imkânlarıyla, sistemleriyle basıldığından dolayı ciddi bir para yatırılacak diye, yayıncılar elli milyon kere düşünürlerdi. İlk kitap zaten kendi olanaklarımla çıktı yani olanak dediğim, teyzemin kasasından para çalarak. “Pastırma Yazı”, ikinci hikâye kitabı, Bilgi Yayınevi’nde çıktı. Kemal Tahir o yıllarda Bilgi Yayınevi’nin çok satan bir yazarıydı. Kemal Tahir’le usta-çırak ilişkimiz vardı, onun ‘basacaksın bunu’ demesi yüzünden rahmetli Ahmet Tevfik Küflü “Pastırma Yazı”nı bastı. Yıllarca depoda kaldı kitap; depoda kaldı diye başımın etini yedi nur içinde yatsın. Üçüncü kitap; Hürriyet Yayınları yeni bir yazarla başlamak isteğiyle kurulmuş bir yayıneviydi. Orada da Doğan Hızlan’la olan dostluğum, Adnan Semih Yazıcıoğlu vardı rahmetli, yani onların himayesi denebilir. Ancak ve ancak “Dostlukların Son Günü”nde yol alabildim. O da başlangıçta değil, başlangıçta artık kitabımı hiçbir kitabevi basmadı. Birçok yayınevini dolaştım, onların arasında Remzi Kitabevi de vardır, Yankı Yayınları, Oda Yayınları vs. hiç kimse basmadı, çünkü öteki üç kitap hiç satmamıştı. O zaman Bilgi’nin başında da Attilâ İlhan vardı. ‘Sait Faik Armağanı’na katılırsan basarız’ dedi. Sanıyorum, sanmıyorum biliyorum, İstanbul’a gelip jüri üyelerini tek tek dolaştı, o jüri üyelerinden içtenlikle kaçı bana verdi onu tam bilmiyorum, hepsi ölüp gittiler.”

“Yazma süreci sancılı bir süreç. Olmayacak galiba duygusu yazarların ortak ruh hali. Bu çekilmez duyguya rağmen niye devam ediyor yazar?”

“Olsun diye. Yani öncekinde olmadı, belki bu kez olur, sapkın bir şey, hep umut var. Yani tam istediğim kitabı yazamadım, şimdi yazacağım, bu kez olacak; hep o kandırmaca, insanın kendi kendini kandırmacası gibi geliyor bana.”

“Peki o gerilime ihtiyaç mı var yazmak için aynı zamanda, rahat rahat yazılmaz mı?”

“Vallahi rahat rahat yazanlar var. Siz de takip ediyorsunuz. Kalıcı bir şey yazmak her yazarın isteği sanıyorum. Ama kalıcı bir şey için insanın baştan aşağı tedirginlikle dolup taşması gerekiyor diye düşünüyorum.”

“İlk neden yazmaya başladınız?”

“İlkokul üçte Reşat Nuri Güntekin’in ‘Kirazlar’ adlı bir hikâyesi okuma kitabımızdı, çok acıklı bir hikâyeydi bu. O hikâyeyi yaşam gibi görmüştüm, müthiş etkilemişti beni. Ama orada yazmak düşüncesi yoktu. Sonra hazırlık sınıfındayken Galatasaray’da bir akşam radyoda, Tennessee Williams’ın ‘Sırça Kümes’ini radyofonize etmişler Kent Oyuncuları. Onu dinleyip sona erdiği vakit yatak odasına giderken, dün gibi gözümün önünde, ben de insan acılarını yazacağım, diye düşündüm.”

“Öyleyse yazmak dünyaya bir müdahale midir sizin için?”

“Başta inanıyordum buna, dünyayı değiştirmek olacağına inanıyordum. O zamanlar dünyayı, yazmanın değiştirebileceğine inanıyordum. Bugün hiçbir inancım yok bu konuda. Dünyanın silahlarıyla, siyasetin silahlarıyla, erkin silahlarıyla, sanatın silahlarının aynı olamayacağını çoktan fark ettim. Çok daha fazla okuyan bir ülkede de yaşasanız, edebiyatın silahları insana ve insanlığa ait şeylerdir, ötekilerin silahları ölüme ve öldürmeye ait şeyler.”

“Çok satar olmak bir yazar için önemli midir? Önemliyse neden önemlidir?”

“Yazarlarımızın çoğu çok zor şartlar altında çalıştılar, hele bizden önceki kuşak. Kimi öğretmendi, muhasebecilik bile yapanı vardı. Yazarlığın bir uğraş, gerçek bir uğraş alanı olması için yazarın hiç olmazsa geçim şartlarının asgari olması gerek. O açıdan ne kadar sattığınız önemli ama şu da var, ben kendimde de yakalıyorum: Çok satanlara da düşman oluyoruz. Bu da doğru değil. Çok satanlar arasında çok önemli eserler vermeye çalışan, yazarlıklarında aşama kaydetmeye çalışan kişiler de var. Peşinen inkâr etmek yanlış geliyor. Ama eğer yazdıklarını projeler üzerine kuruyorsa bu tabii çok doğru bir şey değil.”

Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2016

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.