Metro istasyonundasınız. İşten çıktınız, yorgunsunuz. Çantanızda Sait Faik, Leylâ Erbil, Oğuz Atay; ya da James Joyce, Kafka, Dostoyevski… Ne bileyim bir şair belki de, sözgelimi Sylvia Plath sizi bekliyor. Yazarınızla baş başa geçireceğiniz dingin saatleri hayal ederek katlanıyorsunuz yolculuğa. Kayıtsızca camdan dışarı baktığınız sırada, istasyondaki kalabalığın arasında bir yüzle, üstelik bugün artık hayatta olmadığını sandığınız birinin yüzüyle karşılaşırsanız ne yaparsınız? Hele ki bu, çantanızdaki kitabın yazarının ya da şairinin yüzüyse?
Latin Amerikalı genç yazar Valeria Luiselli’nin “Kalabalıkta Yüzler” isimli ilk romanında şöyle diyor: “Kişinin bir hayatı geride bırakmasının nedeni başka bir hayata başlamasıdır.” Luiselli, metafizik bir “yeniden doğuştan” söz etmiyor; her çağın edebiyatçısının, önceki çağlarda yaşamış yazarların, şairlerin nefesini üzerinde taşıdığını, dahası bunu kendinden sonraki çağlara da aktardığını anlatıyor kitabında. Yolculuğun başlangıç noktası ise Ezra Pound’un kısa şiiri “In a Station Of Metro”. Zaten romandaki “hayaletlerin” başında Ezra Pound geliyor. Şiir şöyle:
“Belirişi bu yüzlerin, kalabalıkta;
Taç yaprakları, yaş, kara bir dalda”
Luiselli, romanına “Kalabalıkta Yüzler” ismini vermekle kalmamış, Pound’un şiirinin adında geçen metro istasyonunu da romanın mekânlarından biri yapmış.
İki çocuğu ve kocasıyla birlikte yaşayan bir kadının, “aile kurmadan önceki” yaşamından aktardığı anekdotlarla başlıyor roman. Kadın henüz memede olan küçük bebeği ve “ortanca” dediği oğluyla ilgilenmek zorunda. O yüzden de ancak geceleri yazabiliyor. Bu okuduğumuz, o “geceleri yazılan roman” mı, yoksa yazım sürecini anlatan başka bir tanesi mi? Anlatıcı karakter o sırada yazmakta olduğu roman ile romanın yazılma sürecini yansıtan bir başka romanı aynı anda tek bir kitabın içinde sunuyor bize.
Romanın ilk altmış sayfası çevirmenlik yılları ile bugün arasında gidip gelen bu anlatıdan oluşuyor. Yıldız işaretiyle ayrılmış kısa paragraflar bizi bir geçmişe fırlatıyor, bir bugüne geri getiriyor. “Şimdi” bölümlerinde çekirdek ailenin dört duvarı arasına sıkışmış ama yazma arzusu duyan anlatıcı, yazma eylemi ile koşullar arasındaki ilişki üzerine düşünmemizi sağlıyor. Bu bölümler kurmaca ile gerçekliğin sınırları üzerine bir tartışma yürütmek için de ilham verici. Bir parça Escher’in çizimlerini hatırlatıyor. “Kim kimi yazıyor? Kim kurmaca, kim gerçek?” gibi sorular iç gıcıklıyor. Örneğin bir yerde kocasının evi terk ettiğini okuyoruz. Ama birkaç sayfa sonra, kocası kadına “Beni neden romandan sürdün?” diye sorabiliyor. Böyle anlarda yazılan roman ile bizim okuduğumuz roman birbirinin içine geçiyor. Kurmaca-gerçeklik iç içeliği doruğuna çıkıyor ve oldukça da eğlenceli bir hal alıyor. (Kitabın sonuna “Kalabalıkta Yüzler kurmaca bir eserdir, gerçek kişilerle benzerlikler ancak rastlantısaldır” ibaresi yer alıyor. Yazarın bu oyunbozanlığı neden yaptığını anlamadım.)
“Geçmiş”e gittiğimiz bölümlerde anlatıcının Gilberto Owen isimli Meksikalı bir şaire tutkuyla bağlandığını ve onun şiirlerini çevirmek için yayınevi editörüne tek ayak üstünde kırk türlü yalan uydurduğunu okuyoruz. Zaman zaman başka yazarların ve şairlerin hayaletleri de dolaşıyor satırlar arasında. Bazen bir metro istasyonunda bekleyen, bazen bir bar taburesinde içkisini yudumlayan Ezra Pound’la ya da Williams Carlos Williams’la karşılaşmak işten bile değil.
Anlatıcı karakter, “Kitabın konusu ne anne?” diye soran çocuğuna, “Bir hayalet romanı” diye yanıt veriyor. Hayalet metaforu yalnızca burada değil sayısız kez çıkıyor karşımıza. Romanın yazıldığı evde yaşayan aile de “Yüzsüz” adını verdikleri bir hayaletle birlikte yaşadıklarına inanıyorlar.
Kitabın sık sık başvurduğu bir başka imge de ağaç. Zaman zaman kurumuş ve hayata geri döndürülmek istenen, zaman zaman ölen eşi hatırlattığı için (ölen eş, ölen yazarlar mı yoksa?) kesilmesi arzulanan ağaç imgesi sık sık çıkıyor karşımıza. Ağaç deyince insanın zihninde hayatın kendisi, ölü olmayan, yaşayan, üreyen, doğan, dallanıp budaklanan her şey canlanıyor. Bunların başında da galiba edebiyat geliyor. Kökleri unutmadan. Köksüz bir ağacın dallarının çiçeklenemeyeceğini mi söylemek istiyor bize Valeria Luiselli?
“Kalabalıkta Yüzler” isimli 150 sayfalık bu roman garip bir biçimde ikiye bölünmüş aslında. Kurmaca ve gerçekliğin iç içe geçirildiği, yazma eylemi üzerine düşünmemizi sağlayan ve anne/eş/kadın olarak yazmanın açmazlarını tartışan birinci bölüm ve yazarların, şairlerin ölümsüzlüğünü, her birinin birer hayalet olarak şimdide ve gelecekte yazılan metinlere nefes verdiğini anlatan ikinci bölüm. Adı konulmuş bir bölümlemeden söz etmiyorum, zira kitabın yapısı zaten parçalı. Öyle ki birbirine pek o kadar bağlanmayan bir pasajlar yığını da diyebiliriz. Sanki tamamlanmamış bir yapbozun parçaları. Üstelik eksik parçalar da çoğunlukta.
Kitabın 63’üncü sayfasından itibaren ikinci bölüm başlıyor. Buradan itibaren de işler bir parça karışmaya başlıyor. Romanda o ana dek anlatıcı karakterin çevresinde dolanan hayaletler de kendi hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar. Birden çok anlatıcılı, çok sesli bir yapı ortaya çıkıyor. Göndermelere, imalara, oyunlara yetişemez oluyor okur. Kendimizi bir 1920’lerde, bir 1950’lerde, bir bugünde buluyoruz. Üstelik bugünü anlatan kadın romancı çevirmenlik yaptığı kendi geçmişini anlatmayı da sürdürüyor. İlk 60 sayfada geçmiş ile bugün arasında gidip gelirken, 60’tan sonra zamanda sıçrayan anlatıcıların sesleri kakafonik bir hal alıyor.
Bu andan itibaren yazar kendini oyun kurucu olmanın şehvetine kaptırmış gibi görünüyor. Okur ile oyun arkadaşı olduğunu unutup, yanıtını bir tek kendisinin bildiğine inandığı bilmeceler serpiştiriyor metnin içine. Bir süre sonra okur da kitabın meselesini unutup “bu kimdi, şu gönderme neye acaba?” gibi soruların peşine takılarak dedektiflik rolünü üstleniyor. Tüm bunlar yazarın “derdine” ne kadar hizmet ediyor bilmiyorum ama okur olarak ben oyundan çıkmak istiyorum, çünkü artık eğlenmiyorum.

Sabitfikir Dergisi, Şubat 2016

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.