Yeni romanı “Babamın Ardından”ın kitap raflarında yerini aldığı günlerde Müge İplikçi’yle buluştuk ama romandan söz etmek yerine yazma eylemi üzerine konuştuk. İplikçi’nin yazı evine girmeyi başardım, çalışma odasına ise sızmayı denedim. Orada karşılaştıklarımın tümünü buraya sığdırmak imkânsız. O yüzden şimdilik, yazma süreci, edebiyatın meseleleri, yazarın ülkeyle, politikayla ve gündemle kurduğu ilişki üzerine tadımlık bir bölümü sunuyorum okurun dikkatine.

“Yıllardır yazıyorsun, bu sürenin sonunda bir yazma formülün oluştu mu?”

“Kuşkusuz oluştu. Yani en azından kahramanım kim bilerek yola çıkmak, o kahramanın temel çelişkisiyle yola çıkmak bir formülse oluştu diyebilirim.”

“Yazar için macera olmayan bir metin, okur için macera olabilir mi?”

“Ben inanmıyorum. Yani bu yüzden de belki de best seller olma şansım tartışılabilir. Kimseyi kınadığım ya da eleştirdiğimden değil ama benim şöyle bir bakış açım var: Metni sevmeliyim, metin beni heyecanlandırmalı ki, okur da okuduğunda heyecanlansın. Yani öğrencilerime hep bunu söylerim: Metni tamamlayın zihninizde. Okuduğunuzda o tamamlanmış olsun ve sizi mutlu etsin ki, beni de mutlu etsin. Tabii tamamlanmışlıktan ne anlarız, o tamamen kişisel bir görüş.”

“Ne anlıyorsun sen?”

“Bir kere beni utandırmayacak bir metni anlıyorum. On yıl sonra utandırmayacak bir metni anlıyorum. Utanmak dediğim şu. Hani gündelik sığ politikalara yaslanarak yapılmış şeyler.”

“Peki ben bu işi öğrendim, artık yazar oldum diye düşünüyor musun hiç?”

“Eminim bir on yıl sonra da bugün yazdığım şeyleri eksik bulacağım. Benim için süreçtir önemli olan Irmak. Yolda gitmeye inanan biriyim. Benim için hedef B noktasında diye bir şey yok. B noktasına giderken alacağım zevk, alacağım risk, duyacağım korku ve duyacağım cesaret. Onlar çok önemli benim için.”

“Yazarken yazarın kendisi de değişiyor mu?”

“Kesinlikle. Yani yazmanın bendeki büyüleyici etkisi bu. Kendi katmanlarımı aslında tek tek açarken, o katmanların arasına kurguyu yerleştirmek. Hem kendini görmek orada hem okurla buluşmak hem de yeryüzüne bir şey bırakmak kendine dair olan.”

“Bu anlamda otobiyografik midir her metin?”

“Tam manasıyla otobiyografik değil tabii ama yazara ait DNA’lar vardır.”

“Peki yetenek ile çalışmanın oranı nedir senin gözünde?”

“Yetenek yüzde 5’tir. Gerisi hakikaten alınteridir. Yaratıcılığı tabii önemsiyorum ama yaratıcılık da çalışarak ortaya çıkan bir şeydir.”

“Yetenek değil de çalışkanlık önemli denildiği zaman, sanki bir payeyi kaybetmişlik duygusu oluyor bazı yazarlarda.”

“Niye? Bence çalışkanlık çok önemli bir yetenek. Bu toplumda olmayan bir şey. Bugün geldiğimiz yeri bile tanımlarken ben, ne kadar tembeliz diye tanımlıyorum. Yetenek çok durağan bir su. Onu harekete geçiren ve enerjiye dönüştürense, çalışma tempon.”

“O zaman yazarlığın öğretilebilir olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Bir yere kadar öğretilebilir ama sadece kâğıt ve kalem değildir yazarlık. Ruhunu ortaya dökmek, ruhunu ortaya dökerken kendi çıplaklığından korkmamaktır. Kendi çıplaklığından korkan insanın yazar olamayacağını düşünüyorum. Bunu insanlara öğretemezsin.”

“Peki öğretilebilir olan ne?”

“Öğretilebilir olan, işte bir kahraman yaratmaktır, onun karşısına bir düşman koymaktır. Kurguyu öğretebilirsiniz, ama gene bir şey var: O üslubu öğretemezsiniz. Yani insanın hayatla kurduğu bağı temsil eden o üslubu öğretemezsiniz. Ama herkese kompozisyon yazmayı öğretebilirsiniz.”

“Bunca kitaptan sonra dönüp baktığın zaman senin derdinin ne olduğunu düşünüyorsun? Derdin ne senin?”

“Böyle bitiriyormuşuz!”

“Hahaha evet, ‘derdin ne’ yani! Bu hayatta para pul kazanmak varken bu işlere soyunduğuna göre, biraz deli olmalısın.”

“Kesinlikle, yüzde yüz deliyim. Hiç akıllı işi değil yazma işi. Derdim ne? Bu çerçeveli bir dünya değil kardeşim. Uzayın sonsuzluğunu hissedebilmek, o sessizliğin içerisinde kendimizin bir yıldız boyu kadar yol kat edebileceğini görmek aslında. Bedenlerimizin çok sınırlı birer insan haline dönüştürdüğü bizlerin, düşüncelerimizin ötesinde hayallerimizde tasavvur edemeyeceğimiz bir sonsuzluğa taşınabilecek bir dokusu olduğunu keşfetmek. Türkiye’de bu nasıl olabilir? Türkiye’de de, gündelik politikalara sığınmadığımız zaman, birbirimizin yüzüne bakmaktan korkmadığımız zaman, empati sözcüğünü sakız gibi çiğnemeyip hakikaten hakkını verdiğimiz zaman, savaşmayı gerçek anlamda önemsemediğimiz zaman, sonsuzluk fikrine ulaşabiliriz. İnsanlara bunu anlatmak için yazdığımı düşünüyorum.”

“Sanatçının politikayla ilişkisi nasıl olmalı sence? Senin ilişkin nedir?”

“Ben politikayla ilgiliyim. Ama şu son on gündür kendi ruh sağlığımı korumak için haberlere günde sadece 20 dakika bakıyorum. O da yetiyor. Kesinlikle normal bir ülkede bir yazarın politikayla ilgili olması gerekiyor. Bizim gibi bir ülkede ise çıldırmamıza neden olabilir; normal şeyler yaşamıyoruz çünkü. Hayatla iç içe olmamız lazım. Benim yazarlıktan anladığım bu. Sokaktan uzak olmamamız lazım. Yaşanan travmalardan haberdar olmamız lazım. Ama travma yaşayan insanla kendimizi özdeştirmemeliyiz. Eğer yazmak istiyorsak, bunu aksettirmek istiyorsak bir mesafe koymak gerekiyor. Bu, edebiyatımızı korumak anlamında da, kurguyu korumak anlamında da önemli gibi geliyor bana. Ama bu, insanlara yapılacak bir haksızlık anlamında düşünülmemeli.”

Remzi Kitap Gazetesi, Ocak 2016

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.