Bu ay IAN Edebiyat’ın Odak Yazar sayfalarının konuğu Irmak Zileli. Uzun yıllardır dergi ve kitap eklerinde değerlendirme ve eleştiri yazılarını okuduğumuz Irmak Zileli’nin iki romanı ve bir de 2012 yılında aldığı Yunus Nadi Roman Ödülü var. Irmak Zileli sorularımızı yanıtladı…

-Biz sizi eleştirmen kimliğinizle ve değerlendirme yazılarınızla tanıdık. 2011’den bu yana da ödüllü romancısınız. Eleştirmen kimliğine romancı kimliğini ekleme sürecinden başlayalım. Yazmazsam çıldıracaktım mı dediniz siz de?

Çıldırmasam yazmayacaktım. Karşıt noktalara fırlatılmış gibi olduk değil mi? Gerçekten o kadar uzak mı düştüğümüz yer? “Yazmasam çıldıracaktım” cümlesi yazarın varoluşsal çıkmazına işaret ediyor, ilk bakışta ordan kurtulma ümidi bile vermiyor. Oysa o çıkmaz yazarın olanağı da olabilir. Bu çıkmaz beni yazmaya zorladı. Yani bir bakıma “çıldırdığım” için yazdım. Yazı insanın dünyayla olan uzlaşmazlığını tedavi etmez, daha da derinleştirir. Onu kabul etmeyi, bunun bir “arıza” olmadığını anlamayı sağladığı için derinleştirir.

-Dil konusundan gidecek olursak… Romanlarınızın meselesi üzerine romanın dilini oluştururken nelere dikkat ettiniz, nasıl bir yol izlediniz, nelerden kaçındınız?

Hikâyeyle ve meseleyle ilişkim derinleştikçe metnin sesi oluşmaya başlar. Dilin kendiliğinden, neredeyse benden bağımsızlaşarak ortaya çıkmasını istediğimden, aklımda bir mesele ya da hikâye olsa bile masanın başına oturmakta acele etmem. Bu, metnin üzerindeki yazar gölgesinden olabildiğince kurtulmayı istemekle ilgili. Karakterler onların sesini duyabileceğim kadar canlandığında metin de konuşmaya başlar, romanım kendi kendini yazar. O romanı yazmak değil de “o roman olmak” isterim. Bunun için de koşulları hazırlarım ve doğumu beklerim.
Benim için dilin ana rahmi bilinçdışı. Bilinç ise baba rolünü oynuyor. Bilinç, dilin dış dünyayla güven ilişkisi kurmasını sağlayan, destekleyici bir figür. Kuşkusuz önemli bir rolü üstleniyor, babaya da ihtiyaç var. Söz gelimi bu “baba figürü”nün yardımıyla dil ve anlatım konusunda düşünüp bulduğum bazı şeyleri kulağıma küpe ederim. O küpelerin teki de marifet gösterisinden kaçınmaktır. “Yazardır, egosu vardır, kendini göstermek, kalemini konuşturmak ister.” Bu cümle, metinle bilinç düzeyinde ilgilendiğim okuma, düzeltme aşamasında çok işime yarıyor. Bu sayede, marifet gösterisine gönül indirdiğim satırları yakalayıp temizliyorum. Ya da mesela anlatmak ile göstermek arasındaki dengeyi kurarken, anlatıcı sese karar verirken sezgilerim(anne) ile aklım(baba) işbirliği yapıyor.

-Marcel Proust, “Ben Kayıp Zamanın İzinde’yi okura kendi hayat hikâyemi anlatmak için yazmadım, okurların onda kendi hayat hikâyelerini bulacaklarını düşündüğüm için yazdım.” diyor hayatını adadığı romanı için. Eşik’in de bu bağlamda otobiyografiden beslenerek onu aşan bir roman olduğunu söyleyebilir miyiz?

Proust’tan yaptığınız bu alıntıyı ben de çok önemsiyorum. Hatta Thomas Mann’ı da yardıma çağırayım; Mann diyor ki, “İnsan yalnızca bir birey olarak kendi hayatını değil, aynı zamanda ayırdında olarak ya da olmayarak çağının ve çağdaşlarının hayatını yaşar.” Burdan bakınca, Eşik’te anlatılan Eylül’ün hikâyesi salt onun hikâyesi olamaz. Yine de Eşik, otobiyografik özelliğini aşıp iyi bir roman olmayı başarmışsa bunun nedeninin gene salt Mann ile Proust’un temas ettiği noktalarla sınırlı olmadığını düşünüyorum. “Okurların yazarın hikâyesinde kendi hikâyelerini bulmaları” da söz konusu kitapların okur tarafından neden sevildiğini açıklayabilir. Ama insanlar magazin programlarını da ilgiyle izler. İyi bir romanı magazin programından ayıran şey romanın neyi anlatırsa anlatsın bunu estetik ölçütler içinde ve yaratıcı şekilde yapmasıdır. Dili güçlü, yapısı sağlam, karakterleri derinlikli yapıtlar bize haz verir. Bir süre sonra sadece bu haz için bile okuruz, romanın “ne anlattığı” neredeyse önemini yitirir. Okur yaşanmış bir hikâye okuduğunu unutup roman evrenine geçtiyse, o eser otobiyografi özelliğini aşmıştır.
Öte yandan ne hakkında yazarsa yazsın, orada yazarın bilinci vardır. Hatta bilinçten fazlası, bilinçdışı da vardır. Bu yönüyle aslında her metin otobiyografiktir. Bakın bunu Ursula Le Guin şöyle söylüyor: “Hayali durumlardaki hayali insanlar hakkında öyküler yazarız. Sonra bunları yayımlarız (çünkü bu öyküler kendi tuhaf üsluplarıyla birer iletişim eylemidir, başkalarına hitap ederler). Sonra insanlar bunları okurlar ve telefon açıp derler ki: Ama sen de kimsin? Bana kendini anlat! Biz de deriz ki: Anlattım ya işte. Hepsi orada, kitabın içinde. Önemli olan her şey orada. Peki ama sen onları uydurmuştun hani? Evet, ama nereden?”

-Eşik’i okuduktan sonra hayatı algılamaya çalışan Eylül’ün karşısındaki baba, dayı, anne figürleri içinde anneye bir olumlama hissettim ben. Bir okur olarak böyle hissetmede sizin bilinçli bir tutumunuzun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Romancının karakterlere kendi kaderlerini tayin hakkı vermesi gerektiğine inanıyorum. Eşik’te de Ayşe ile Eylül kendi hür iradeleriyle kader birliği yaptılar. Ayşe belki Eylül gibi “devrimci” bir ailenin çocuğu değildi ama o da Cumhuriyet kuşağının rahle-i tedrisatından geçmişti. Sonra da devrimci hareketin içinde bir genç kadına dönüştü. O hareketin içinde kadın olarak karşılaştığı tutum, Ayşe’yi ikinci bir devrime zorluyordu. Devrimci erkekler, sadece devletin ya da egemen sınıfın iktidarına karşı bir savaş yürütürken, devrimci kadınların aşması gereken ikinci bir barikat her zaman vardı ve olacak. Kadınlar, yan yana mücadele ettikleri erkeklerin bir de zihinlerindeki “eril iktidarı” yıkmakla uğraşmak zorundalar. Ayşe’yi Atilla ve Hasan karakterinden uzaklaştırıp Eylül’e yaklaştıran en önemli şey de budur.

-Eşik’te baba ve dayıyı, diğerlerinin düşüncelerine hoşgörüsüzlük, empati yoksunluğu, inandığını kabul ettirmedeki ısrarcılık, özgürlüğü savunurkenki despotluk bakımından günümüz Türkiye solcusunun bir eleştirisi olarak okumak mümkün mü?

Ingeborg Bachmann Malina romanı üzerine şöyle der; “Faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…” Bachmann haklı, savaş hep var, çünkü bu dünyada herkes kendisi dışında en az bir kişinin daha varlığına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacın kendisi zaten eşitsizliği beraberinde getiriyor. İki kişi varsa en az birinin de iktidarı var demektir. Çokluğun doğal sonucu: iktidar ilişkisi. Dolayısıyla iktidarın olduğu her yerde; tahammülsüzlük, baskı, savaş var.
O yüzden Türkiye solcusuna kadar gitmeye gerek yok, kendi evlerimize; eşlerimizle, sevgililerimizle; çocuklarımızla, anne babamızla ya da işyerinde kurduğumuz ilişkilere bakmak kâfidir. Siyasilerin televizyon ekranından evlerimize hücum eden azarlarını nasıl içimize sindirebildiğimizi merak ediyorsak önce babamızla, annemizle, eşimizle, sevgilimizle, öğretmenimizle, patronumuzla olan ilişkimize bakalım.
Eşik’i bir dönemin devrimcilik anlayışının eleştirisi olarak okumak mümkün elbette. Bense bir kuşağın eleştirisi olarak okumayı tercih ederim. 68’li herkesin kendi çocuklarıyla, eşleriyle ve dolayısıyla da toplumla kurdukları ilişkinin eleştirisi. Sağcısı, solcusu, futbolcusuyla.

– Gözlerini Kaçırma romanında şehirli kadının doğum öncesi ve sonrası iç dünyasına doğru yaptığımız yolculukta birtakım sorgulamalarına, annelik olgusu ile ilgili travmalarına şahit oluyoruz. Bu sorgulamaları ve travmaları romana yansıtırken ciddi psikoloji araştırmaları ve okumaları yaptınız mı?

Gözlerini Kaçırma’ya başlamadan önce sadece tek bir kavram vardı elimde; başkaldırı. Kavramla ilgili hemen her şeyi okudum. Felsefeden edebiyata, psikolojiye uzanan geniş spekturumlu okumalar yaptım. Hayatın da yardımıyla “annelik meselesi” gündeme geldi. Bu defa annelikle ilgili ne bulduysam okumaya koyuldum. O okumalar da beni psikolojinin farklı sularına götürdü. Bunlardan biri bağlanmaydı. Bağlanma üzerine teoriler, çocukluğun ilk üç yılı, anneyle kurduğumuz semiyotik ilişki ve bağımsızlaşma süreci… Bir süre sonra hikâye de ortaya çıkmaya başladı. Bu okumalar meseleye bakışımı derinleştirmemi ve düşüncelerimin çeperlerini genişletmemi sağladı. Öte yandan hikâyeyi kurgularken bunlardan kitâbi bir biçimde yararlanmamak için öğrendiklerimi özümsemem, dahası okuduğum cümleleri unutulmaya bırakmam gerekiyordu.

-Kurguda farklı zeminlere oturtulmuş olsalar da Eşik’te de, Gözlerini Kaçırma’da da anne, aile, çocuk ve bunların sorgulanışı gibi benzer temaları görüyoruz. Gelecek romanlarınızda da bu tema çizgisinde devam etmeyi düşünüyor musunuz?

Milan Kundera; “Her romancı ömrü boyunca tek bir roman yazar” der. Ben demiyorum Kundera diyor! Yaşamışsınızdır; diliniz durmadan ağrıyan dişe gider. Beden acıyı yok sayamaz. Yazarken de insanın dil’i hep ağrıyan dişine gidiyor. Bu da demektir ki gelecek romanımda bu tema çizgisinde devam etmeyi düşünüp düşünmemem hiçbir anlam ifade etmeyecek. Bu nedenle okur, derinlerde bir diş zonklaması hissederse şaşırmamalıdır.

-Eşik’in, Türkiye’nin siyasi geçmişine aşina olmayan biri tarafından çevirisinin okunduğunu varsaydığımızda Türkiyeli değil evrensel bir nitelik taşıdığını görüyoruz. Bunu romanda tarih göremeyişimize bağlayabilir miyiz?

Romana tarih koymayınca evrensel nitelik kazanır mı bilemedim. Daha ziyade şöyle olabilir; bir hikâye anlatırsınız ve anlatırken sadace olayları aktarmakla yetinmezsiniz. Ben olayların içindeki insanın özüne ulaşmaya çalıştığımda, hikâyenin kavramsal boyutu üzerine de düşünürüm. Eşik’te karakterleri oluştururken, hikâyeyi kurgularken de bu soruyu sordum kendime; hikâyenin omurgasını oluşturan kavram hangisi? Yani ben 12 Eylül’ü anlatan bir dönem romanı yazmadım. 12 Eylül, sadece bir vesileydi. Ha, ben vesilesiz kalmayı tercih ederdim o başka. Özetle; insana ilişkin sorular sordum. Siyasi çatışmaların bölüp dağıttığı aileler hemen her toplumda var. Çatışmanın siyasi olmasına bile gerek yok aslında. Çatışmalı ortamda büyüyen her çocuk, Eylül’ün hikâyesinde kendini bulabilir. İşte o çatışma hali ve çatışmanın insanın ruhuna neler ettiği önemli. Arada kalmak, dışlanmak, tercih yapmaya zorlanmak… Bunlar insana ilişkin evrensel durumlar. Eğer romanım sizin deyişinizle evrensel nitelik taşıyorsa, tam da bu nedenle taşıyordur.

-Eleştiri konusundan gidelim. Sizce bu ülkenin edebiyat eleştirmeni kaygısı var mı? Varsa eleştirinin güdük kalışının nedeni sorusuna nasıl yanıt bulabiliriz?

Piyasa ilişkilerinin gölgesinde nesnel bir eleştiri yapılabileceğini düşünmüyorum. Bu nedenle asıl amacı kitap piyasasına hizmet etmek olan kitap eklerinde eleştiri yazısı okumak gibi bir beklentim yok. Eleştiri yazısı denilince ne anladığımız da bir muamma. Bir kitabın değerlendirildiği bir yazıya olumlu görüş bildirince tanıtım, olumsuz görüş bildirince eleştiri mi diyeceğiz? Ben de olumsuz görüş bildiren tanıtım yazıları yazdım ama ne bunları eleştiri, ne kendimi eleştirmen olarak niteledim. Bence bunlar “okur yazıları”dır. Eleştirmen ise sadece bir okur değildir. Tefsir emekçisidir. Metni çözümler. İlmek ilmek söker, yorumlar, önümüze koyar. Yorumlamak “iyi ya da kötü” demek değildir. Eleştirmen, metni deşifre eder. Bu, içerikle yetinmeyen; biçimi, biçim ile içerik arasındaki koşutlukları ya da çelişkileri irdeleyen bir deşifredir. Böylece metnin edebiyat ölçütleri ışığında analizi yapılmış olur. Eleştiri yazılarının olumlu ya da olumsuz bir yorumla sonuçlanması esasen tali bir konu. Kabul edilsin, edilmesin tefsir emekçiliği deli işi bir şey. Akademi içinde bu işe kendini adamış değerli edebiyat araştırmacıları var. Ama onlar da yüksek duvarları olan güvenlikli sitelerde oturanlara benziyorlar. Çarşıda pazarda görmezsiniz pek. Yaşamayan yazarlarla meşgul olmayı tercih ediyorlar. Oysa yaşayan yazarların, çağdaş metinlerin ve onların okurunun da ihtiyacı var böyle bir emeğe. Bu ince işçiliği hak eden hiç mi yaşayan yazar yok? Bu kadar acınacak bir halde olduğumuzu düşünmüyorum.

-Bir söyleşinizde sanat-siyaset-edebiyat bağlamında “Sanat devrimci olmak zorundadır” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Devrim nedir? İktidarın el değiştirmesi mi? Benim için devrim bu değil. Her türlü iktidarın ortadan kalkması mı? Sevinçle karşılardım ama devrimi bu şekilde tanımlamak, sınırlamak olur. Bireysel yaşamını devrime tabi tutmayanların yapacağı toplumsal devrimlere inanmıyorum. Bu nedenle de sanatın siyasetten çok daha devrimci bir eylem olduğunu düşünüyorum. Siyasetçi, kitleleri dönüştürmeyi amaçlar, başkalarını dönüştürme misyonuyla hareket eder. Kendini sorgulayan siyasetçiler varsa da çoğunlukla bu vahşi dünyada kurda kuşa yem olmuşlardır. Sanatçıysa kendini sürekli devirip yeniden yapan kişidir. Kusura bakmayın Ursula Le Guin’i içimden atamıyorum; “Devrim yapmak değil devrim olmak gerekir”. “Devrim olmak” için roman yazar, beste ya da resim yaparız. Yaratmak devrimdir; hem bir kaynak hem de bir sonuç olarak. Kendini doğuran bir devrim. Soru sormak sanatçının dürtüsüdür ve soru soran; değişir. Sanatçı, insanları değiştirmek gibi bir misyon üstlenmez ama sanat eseri bu sonucu doğurur. Sanatçıyı siyasetçiden ayıran özellik şudur; o bir romanla insanları değiştirmeyi hayal etmez. Kolektif deneyimin bir parçası olduğunu bilir. Her şeyden önce kendisi için üretir. Sanatsal üretimin kâr güdüsüyle gerilimli ilişkisinin nedeni budur. Çoğu sanatçının kapitalizmle bir türlü uzlaşamaması bundan değil midir?

-Sartre, yazınsal nesneyi sürekli hareket halinde olması gereken bir topaca benzetir ve bu hareketin kaynağını okuma etkinliğine bağlar. Peki siz günümüz yazarlarının bu etkileşimden yararlandıklarını düşünüyor musunuz? Bu bağlamda siz yazınsal nesne üretmek adına okuma etkinliğini ne derece önemsersiniz?

Bir başka yazarın -ister benim ülkemde ister dünyanın öteki ucunda- nelerle meşgul olduğunu, nasıl bir dille oynadığını, nasıl bir dünya düşlediğini merak ederim. İyi bir kitap okuduğumda, ufkumu açan bir pasajla karşılaştığımda bütün duyularımın açıldığını hissederim. Burun deliklerim büyür, kulaklarım hiç olmadığı kadar iyi duyar. Bu sahiden bir diyalogdur. Yazar böylesi bir diyaloga açık olmalıdır ki, kendi yarattığı metinle yeni diyaloglar kurabilsin. Aldıklarını başkasına vermenin aracıdır yazmak. Metinlerimizin içinde alıntılar olmasa bile, her sayfasında kendinden öncekilerin parmak izleri vardır; bu iyidir, büyük bir zenginliktir. Bu yönüyle her metin başka metinlerle akrabadır.
Size “Okumadığınız İçin Teşekkürler” kitabını tavsiye etmek isterim. Yazarı Dubravka Ugresiç. Diyor ki: “Bir kültüre ait metinler, aynı kültüre ait olan ne geleneksel ne de çağdaş metinlerle artık ilişki içinde değil gibi görünüyor. Artık karşılıklı bağlantı kurmuyorlar, birbirleriyle yüzleşmiyorlar, birbirlerini desteklemiyorlar; her metin kendi etrafında dönüyor, ta ki başka bir metnin tıpatıp aynısı olana kadar.”
Doğrusu kendi kuyruğumu kovalamak, başka bir metnin tıpkısını yazmak istemem. Sadece bunun için bile okumakta fayda var.

Söyleşi: İpek Bozkaya, IAN Edebiyat, Kasım 2015

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.