Dün gece Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı”nı okuyordum. Filankesgiller “çok havai fişekli” düğün-derneklerini eda ediyordu. Martılar çığlık çığlığaydı. Kanatları yanıyordu çünkü. Artık hepimiz biliyoruz galiba; Burası İstanbul, başka İstanbul yok! Oysa; elbette düğün sahipleri cani değil. Piskopat, sosyopat olduklarını gösteren bir kanıt da yok elimizde. Normal insanlar işte. İstanbulluya havaifişek normal. Martı çığlıkları normal.

Düğünde ölmek, uçmanın fıtratındanmış meğer.

Kanatları yanan martıları düşündüm. Korkudan kalbi duran kuşları.

Birkaç gün önce benzer çığlıklar işitmiştik Suruç’tan. Peşi sıra sosyal medyada, televizyon ve gazetelerde yapılan yorumları… Her şey, her zamanki gibi seyrediyordu. “Normal” bir gündü yani. Üzerine konuşabildiğimize göre. Analizler herhangi bir siyasi tartışmada olduğu gibi birbirini dövebildiğine göre. Filanca futbol yorumcusunun, elinde duruma göre uzayan çubuğuyla, kroki üzerinde penaltı pozisyonunu analiz etmesi gibi, yanan kanatları, duran kalpleri, dağıldıkları yerde işaret etmesi de… Her şey “normal” olmalıydı.

Sonrası belli; görüntüler giderek seyrekleşecek. Ülkede ve dünyada yeni ve normal katliamlar, felaketler, savaşlar yaşanacak. Koalisyon tartışmaları, erken seçim filan derken borsa düşecek. (Yoksa çıkacak mıydı? O borsa şeysi düşünce mi, çıkınca mı şey oluyordu? Siz onu şe’edersiniz oraya normal olarak.)

Vicdan cephesinden yankılanan “unutmayacağız, unutturmayacağız, hesap soracağız” sesleri de hayatın normal akışı içinde giderek sönecek.

Ama işte ille de sorular var ya; “Yazı ne işe yarar? Edebiyatın, resmin, müziğin, filmin, tiyatronun bana faydası ne?”

Örneğin bir yazar olarak ben bu dehşetin içinde kimim, neyim? Felaketi mi anlatmaya çalışmalıyım? O takdirde onu estetize etmiş, “normalleştirmiş” olmaz mıyım?

Bu sorularla özdeşleşmişlerin başında Adorno geliyor elbette. Bugün hâlâ felaket ve edebiyat üzerine düşünürken sarıldığımız ilk kaynak. “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” cümlesinde simgeleşen düşünceleri sayısız makaleye, kitaba, tartışmaya zemin hazırladı.

Ülkemizde de Nurdan Gürbilek, bu yıl yayınlanan kitabı “Sessizin Payı”ndaki bir denemesinde Adorno’nun bu sözünü tartışıyor. “Yazı Neyi Kurtarır?” başlıklı makalesinde Gürbilek, Adorno’nun sözünü açıyor ve ilham verici bir çözümlemede bulunuyor: “Bir konuşma yasağı değil, konuşulamaz olanı konuşmak gibi imkânsız bir görev veriyor Adorno yazıya. Dehşeti unutmayan, ama ona anlam kazandırmaya da çalışmayan, teselli sunmayan bir şiir.”

Nurdan Gürbilek’in cümlelerini okurken “teselli sunmayan bir şiir” tanımlaması katliam sonrasında yaşadığım hissiyatı biraz olsun anlamamı sağladı. Televizyonda ve sosyal medyada karşıma çıkan her yorum, katliamın içimde yarattığı isyan duygusunu “akıllı” cümlelere dönüştürüyordu.

Bu akıllı cümleler rahatsız etmişti beni. “Normal” bir olay yaşandığında sarf edilecek cümlelerdi. Kötülüğün sıradanlığını kanıksamaktan ve felaketin “anlatılabilirliğine” inanmaktan korktum. Teselli edilme ihtimalimden bile tedirgin oldum.

Normal meselesi üstüne düşünürken; normal görünmeyen bir normali hatırladım.

Gezi’deydik arkadaşlarla. Genzimizde biber gazından yadigâr yangın hissi. Ellerinde sedye; koşan iki kişi belirdi karşıdan. “Çekilin çekilin” diye uyarıyorlardı. Telaşla toparlandık. Sedyede… yaralı bir martı yatıyordu. “Ne işe yarar, kime ne faydası var?” türünden soruları göğüs gere gere yanıtlamış tıp öğrencileriydi bunlar. Üç yıl sonra bugün artık “yazı”nın da bu sorulara göğüs gere gere yanıt verdiğine inanıyorum.

Yazı normalleşmemeye yarar. Döşeğin içindeki bezelye tanesidir o. Çivi gibi batar.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Ağustos 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.