Onu kabare tiyatrosundan, Metin Akpınar’la ikili olarak yıllarca sürdürdükleri serüvenden, sonra tek başına çektiği filmlerden, son olarak da dizilerden tanıyoruz. Demek ki birkaç kuşak biliyor Zeki Alasya ismini. Onun mimikleriyle sergilediği duygu halleriyle gülüp, yine onlarla ağlamış olmayan yok. Bu sayımızda sayfalarımıza konuk olan Zeki Alasya’nın dediği gibi, taşınan ışık herkese ulaşmış. Demek ki, gönül rahatlığıyla söylediği o söz kuşkusuz doğru: Zeki Alasya da artık ölmez oldu. Ne mutlu bize…

Tarih dergilerine merakınız var, o halde tarihe de olmalı…

Okulda sevmediğim derslerdendi tarih. Nedense bilmiyorum, çok ilgilenmediğim bir şeydi. Kitaplardan açıp okumak varken neden bu kadar çok bilgiyi ezberletiyorlar diye düşünürdüm. Ama giderek çok sevmeye başladım. Bir de yabancı filmleri seyrediyoruz ya, aklı başında, eli yüzü düzgün tarihi konuları işleyen filmleri, o dönemde bir şeye üzüldüm, Osmanlı İmparatorluğu hikâyeleri olsun, Kurtuluş Savaşı olsun, olağanüstü keyifli konular. Tarihi filmlere konu olacak hikâyeler. Görüyoruz mesela, 2. Dünya Savaşı konulu yüzlerce film çekilmiştir. Bizde böyle bir şey yok. Bu arada benim tarih merakım da artıyor ya giderek, beni çok heyecanlandıran, keyiflendiren bir süreç oldu. 1839’da Tanzimat Fermanı’yla başlayan ve 1909’da İkinci Meşrutiyet’in ilanına kadar devam eden bir dönem dikkatimi çekti. İlginç bir süreç. Sultan Abdülmecid’le başlıyor, Abdülaziz’le devam ediyor, arada bir 5. Murat olayı var, olağanüstü renkli bir hikâye. Dramatik, trajik. Adamların elinde olsa yüzlerce film yapılacak bir hikâye. Sonra 33 yıllık bir 2. Abdülhamit dönemi falan… Ben tarihin bütün sürecini bir kenara bırakıp bu dönemde yoğunlaştım. 18. Asrı bir tarafa bırakıp, 19. Asrın ilk çeyreğinden başlayarak günümüze kadar getirdim. Çok ciddi okudum. Bugün bir konu açılıp bir şeyler söylediğim zaman tarih mi okudunuz derler. Ama tarihi film yapmak çok masraflı bir şey biliyorsunuz. Dönem filmi yapmak bile masraflı, ki özellikle Türkiye’de çok zor. Mesela Londra’ya gidelim bugün, diyelim 1930’larda geçen bir hikâyeyi çok rahat film yaparız. Çünkü yüzde 90’ı Londra’nın o zamanki Londra’dan farklı değildir. Bir iki tane ilanı görmezseniz, bir iki son model arabayı görmezseniz mükemmel yaparsınız. Böyle bir şey bizde mümkün mü? Birileri tarihi film yapmaya kalktıkları zaman birtakım arka sokakları, bazı camilerin avluları ya da Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı gibi, eğer izin alınabilirse birtakım sarayların içlerinde yapılır kalır. Ben bir tarihlerde 1955’lerde başlayan bir dönemin filmini yapmaya kalktım. Arka sokaklara bile girsem, kafanızı döndürdüğünüz her yerde ya aşağılık bir ilan, ya da sokak fenerleri aynı değil, yapamadım o yüzden. Bir sürü tarihi film yapılıyor arada ve ben çok kızıyorum. Bu yanlışlar nasıl yapılır diyorum. Bugünlerde mesela çok popüler bir dizi olan Muhteşem Yüzyıl. Çok özenli bir çalışma yapıyorlar. En azından prodüksiyon Yeşilçam zamanı tarihi filmler gibi değil. Daha özenli. Kılık kıyafet için özenilmiş. Ama bir sürü de hata var. Ona rağmen olumlu görüyorum. Birtakım softa kafalıların, padişah şöyle mi yapar böyle mi yapar gibi itirazlarına rağmen, adam gibi bir prodüksiyon sürüyor.

Neden yapılamıyor sizce? Hatalar nereden kaynaklanıyor, bilgisizlikten mi?

Bilgisizlikten olmaması lazım. Ben benim bilgimle ukalalık edebiliyorsam, bu ülkede tarih okumuş akademik kariyer yapmış bir sürü insan var. Onlardan yardım istesek çözülür o sorun. Ya onlar dinlenmiyor, ya da bir ihmal var. Birtakım adamlar gördük bu dizide, sadrazam falan. Sarıkları yokken kafalarında maşallah hepsinin saçları briyantinliydi. Yazılı bir kural olmasa bile o dönemde saçlar ya sıfıra kazınıyordu, ya da üç numara asker tıraşı gibi oluyordu. Ben yönetmenlik yaptığım dönemde başıma gelmiştir. Bir hanım gelir, saçlar omuzlarında lüle lüle. Ben sizinki gibi kısa olsun isterim mesela. Yapmaz. Gider prodüktörle konuşur. Bırakıp gideni biliyorum.
Oyunculukta böyle bir şey olabilir mi?
Olur! Türkiye’de olur! Dışarıda biliyorsunuz 15 kilo aldırıyorlar, 15 kilo verdiriyorlar, ameliyatlar oluyorlar vs.

1998 yılında devlet sanatçısı ünvanını aldınız. Bu size ne hissettirdi? Ne kattı?

Çok net bir şey söylemek yerine biraz tereddütlü konuşacağım, çünkü düşüncelerim de karışık. Bir sanatçı için övülmek çok değerlidir ve güzeldir. Yaşam boyu uğraşmışsınız. Ama para da kazanmışsınız bu işten, öyle hayra yaptığınız bir iş değil. Alkış çok önemli sanatçı için. O tatmin çok önemli. Devlet sanatçılığı da böyle bir şey. Biz bu ünvanı alana kadar, onu almış olanları hep kıskanmışızdır. Bir gün gelecek bu ünvanı bize de verecekler dediğimi biliyorum. Ama sonra demişimdir ki, işte karışıklık orada başlıyor, iyi de halk sanatçısı olmak bundan daha önemli değil mi? Yani size baştaki birileri, yarın öbür gün o birilerinin kıymeti ne kadar aynı şekilde kalacak o da belli değil, size bu ünvanı veriyorlar. Kraliçenin şovalyelik ünvanı vermesi gibi bir şey. Ondan sonraki kraliçe seni istemezse vay haline! Olmadı değil, başımıza geldi. Ama halkın verdiği bir olay daha önemli. Sonra sayın Demirel’in cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde, Sayın İstemihan Talay’ın kültür bakanı olduğu sırada nihayet bize de verildi bu unvan. Çok kişiye verildi o dönem, o yüzden eleştirildi de, bu kadar kişiye verilir mi diye. Onun hiçbir artısı yok. Yeşil pasaportunuz oluyor, öldüğünüz zaman tabutunuzun üzerine resmen bayrak konuluyor ve devlet töreni yapılıyor, vip salonunda oturuyorsunuz, bu da beni hiç ilgilendirmiyor. Garibinize gidecek ben çok yakınından döndüm milletvekili ve bakan olmanın, bakan da olsam ben gene de orada oturmayacaktım. Geçen gün Atatürk’ün bir fotoğrafını gördüm, zinhar kimseyi benzetmek gibi olmasın, etrafında insanlar var, önde de bir folklor ekibi var. Atatürk bir masada oturuyor ve onlar da parmaklık gibi bir yere kollarını dayamışlar, sorular soruyorlar, böyle bakıyorlar suratına. Bu duygu çok güzel bir şey. Ben bunu şahsen çok yaşadım. Migros’a gidiyorum alışveriş yapayım diye, çok şaşırıyor herkes. Niye siz yapıyorsunuz, diyorlar. Kim yapsın? Ben bunu sevmediğim için, devlet sanatçılığının bir artısını görmedim. Ama halk sanatçılığının büyük artılarını her an yaşıyorum.

Her an yaşanan bir unvan değil mi o?

İnanılmaz bir şeydir! Hele Türkiye’de! Biraz da fazla hatta. Siz onun bir akrabasısınız; oğlusunuz, kardeşisiniz. Ankara’da bir tarihte yaşlı bir adam bir tokat attı suratıma! Ne olduğumu şaşırdım. Niyeymiş biliyor musunuz? O zaman doğru düzgün salon olmadığı için Ankara’ya gidemiyorduk, niye Ankara’ya gelmiyorsunuz lan! Pat! Çok başka bir duygu. Büyük bir sahiplenme duygusu. Mesela köprüden geçiyorsunuz, orada biliyorsunuz belli bir çizgiyi geçtiğiniz zaman adamın elinde değil, tak yazıyor, adam almıyor benden mesela! Senin paran geçmez diyor. Çoğu sanatçı yaşıyor bunu. Bu tatların yanında devlet sanatçılığının çok da büyük bir kıymeti yok.

Markete gidip kendi alışverişini yapmak… Bu bir yaşam biçimi olmuş sanıyorum sizin için.

Tabii ben buyum. Çok rahatsız olduğum şeyler oldu. Bir süredir gidemediğim eski mahalleme gittim. Çok sevdiğim Fahri diye bir çocuk vardı. Bir de Fethi vardı. Fethi’yle geçenlerde gene karşılaştık. Girdim mahalleye bir durdular… Fahri geri geri gitti. Ne oluyor lan, dedim. Ünlü Zeki Alasya rahatsız etti onu. Çekindi yav! Bir küfür tabii ben, ne ana ne avrat… gel lan buraya! Ancak ondan sonra diğerleri yanaştı. Böyle bir yanlışa düşürmüşüz insanları. Alışverişimi ben yapmayacağım da kim yapacak? İstediğimi ben alacağım diyorum. Ama nereye giderseniz gidin hiç yalnız değilsiniz. Destek verecek, elini uzatacak binlerce insanın arasında olmanın ne kadar keyifli bir şey olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Ve yaptığınız işle bu noktaya gelmek özellikle çok güzel bir şey…

Evet tabii, o da var. Uzun yıllar biliyorsunuz belli bir çizgiyi sürdürdük ve çok eleştirdik insanları. Kabare Tiyatrosu bu demek çünkü. Kabare Tiyatrosu bir alay tiyatrosu, satir tiyatrosu. Ona rağmen her kesimden insan bizi çok sevdi. Bir gün bir Ankara uçağında Necmettin Erbakan’la yanyana oturmak durumunda kaldım. Beni görünce çok rahatsız oldu ve döndü yüzünü, herhangi bir saygısızlık falan yok. Benim de omzuna dokunup naber Necmettin Bey diyecek halim yok, oturdum. Bu olayın üzerinden bir zaman geçti. Bir gün Milli Selamet Partisi’nden bakan olmuş, çok da önemli isimlerle karşılaştım. Biri dedi ki, oğlum sizin kasetleri alıyordu, biliyorum. Çok da merak ediyorum, dedi ama kalkıp bir Milli Selamet Partisi milletvekili Devekuşu Kabare’yi seyredebilir mi? Mantığa bak! Adam bir açıdan da haklı yani. Oğlan bir akşam uyudu, dedi, kalktım kasetleri aldım izledim, sabaha kadar güldüm dedi ya! Böyle bir şey olabilir mi? Ben de Necmettin Bey’le olan olayı anlattım, döndü, ya dedi, bazen hoca böyle takılır inan gelsen merhaba desen, kalkar öper dedi. Nitekim bir örnek vereyim, sayın Demirel, herhalde en acımasız eleştirdiğimiz kişilerin başındaydı. Ve beni de Metin’i de inanılmaz severdi.

Kabare Tiyatrosu Türkiye’de bir ilk. Gerçekten de çok acımasızca eleştirdiniz iktidarları. Bugün böyle keskin eleştiri yapabiliyor mu sanatçılar?

Bugün mümkün değil. Bunu sorarken kendiniz de inanmıyorsunuz herhalde. Evet, bugün böyle çok saçmasapan bir düzene girdik. Gazeteciler içeride. Milletvekilleri var. Askerler içeride. Hem de askerlerin arasında muazzaflar var yani. Generaller falan var. Allah sonumuzu hayır etsin, çok iyi bir dönem değil. Ama bugün, o gün yaptıklarımızı yapmaya kalksak, katiyen müsaade etmezler. Naparlar? Ölümden öteye köy yok. Ama müsaade etmezler, yaptırmazlar yani. Bakın eğer siz bir şairseniz, ressamsanız, ordan yakaladığınız bir tahta parçasına bir resim yapıp, bir şiir yazabilirsiniz. Ama eğer tiyatro yapıyorsanız, sinema yapıyorsanız, yaptırmayabilirler ve hiçbir işe yaramazsınız. Biz o zaman da aynı tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu düşündüğümüz dönemlerde elden geldiğince akıllı davranmaya çalışıyorduk. Nazi İmparatorluğu’nda da bu iş böyle oldu. Onlar da sanatçılarla tatlı ilişkiler, sıcacık münasebetler sürdürdüler başta. Buna aldananlar oldu, bizde bugün olduğu gibi. Ama bir gün geldi, düşündükleri gibi olmadıklarını anladılar ama iş işten geçmişti. Akıllı ve cesur olmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok. Her ne kadar, Atatürk’ün Bursu Nutku yok, denilse de vardır. Ve Atatürk, belki de Atatürk’e en yakışan lafları o Bursu Nutku’nda söylemiştir. Herkes mücadele edecek, kendi yöntemleri içinde. Cesur olacak, akıllı olacak.

Çok güzel bir sözünüz var, “Doğru şeyler yapmışsanız, ölmüş gibi olmuyorsunuz.”

Evet, bir ışık taşınıyor. Taşınan bu ışık ebedi. Ama onu taşıyan eller ölümlü. Birnöbet. Ben taşıyorum bir süre, sonra ben ölüyorum size devrediyorum, siz taşıyorsunuz. Taşınan ışık ölümsüz ama taşıyan eller ölümlü. O taşıma sırasında doğru şeyler yaparsanız ve sizden sonraya kalırsa bunlar kuşaklar boyu, artık siz de ölümsüzsünüz. Ben hiç mesela çok üzüldüğüm halde, Barış’ın (Manço), Kemal’ın (Sunal) ölmüş olduğuna inanmıyorum. Arabada gidiyorum, açıyorum radyomu Barış söylüyor. Zeki Müren söylüyor. Televizyonu açıyorum Kemal’in oynadığı bir filmi izliyorum. Nasıl ölmüş ya? Maddi varlığı, et yığını olmayabilir. Önemlisi o mu? Bunlar daha önemli değil mi? Buradan hareketle biliyorum ki ben de artık ölmez oldum.

CBRL Dergisi, Mayıs 2011

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.