Shakespeare’in meşhur “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” cümlesini bir kadın kurarsa ne olur?

Kadın, “olmak ya da olmamak” çelişkisini hep “birinin annesi, birinin eşi ya da sevgilisi olmak” gibi eklentilerin gölgesinde çözmek zorunda kalır.

Annelikten, karılıktan, sevgililikten bağımsız bir “olmak” yoktur sanki. Toplum bu algıyı yüzyıllar içinde inşa eder. O yüzden bu, kadınlığın ortak bilinçdışının derinlerine işlemiş bir bilgidir. Hangi coğrafyada büyümüş olursa olsun, ne zaman dünyaya gelmişse gelsin, az ya da çok her kadın bu bilgiden payını alır.

“Onun yaşamı mı, kendi yaşamım mı?” sorusuyla her karşılaştığında iç dünyasında kopan fırtınalar boşuna değildir. Bu soruyu sormak bile yeterince kötüdür. Neden kendisinden beklenen yanıtı hiç sorgulamadan ve gözü kapalı veremiyordur? Neden bir çırpıda “tabii ki onun yaşamı” diyemiyordur? Bunu tam diyecekken küçük bir delik, aralık bir kapı, kapatılmamış bir gedik yakalayan “yaşama arzusu” derhal ve şiddetle oradan dışarıya fışkırır. Sonra da o soruyu sordurur. “Onun yaşamı mı, kendi yaşamım mı?”

Ardından büyük bir suçluluk duygusu.

Buradaki “o” bazen çocuğudur, bazen kocası, bazen de sevgilisi.

Kendi yaşamını tercih eden bir kadın daima bencillikle suçlanır. Çocuk doğurmamaya daha en baştan karar verdiyse yeterince fedakâr olmamakla eleştirilir. Kendi özgürlüğüne fazla düşkün olduğu söylenir.

Oysa “Anne olmak” fikri daha yaşamın ilk yıllarında bütün kız çocuklarının zihinlerine işlenir.

Bütün bu eğitimlerden geçtiği halde hayatının bir aşamasında “anne olmak ya da olmamak” sorusunu kendisine soran her kadın, suçluluk duygusuyla mücadele etmek zorundadır.

Kimileri kendi yaşamını tercih etmenin anne olmakla çelişmediğine karar verir. “İnsan hem anne olup, hem de yaşamını savunabilir,” diye düşünür. Hatta iyi bir anne olmanın kendi yaşamına sahip çıkmaktan geçtiğini söyleyenler de olur. Çünkü iyi annenin en önemli görevi çocuğuna “özgür birey olmayı” öğretmektir.

“Bir gün anne olmak” fikrine rağmen insan, hazırlıksız yakalanabilir. Bazen çocuklar beklenmedik anlarda düşer rahme. Böyle zamanlarda bebeği aldırmaya karar veren bir kadının içinde yine suçluluk duyguları sökün eder. Birinin yaşam hakkını gasp ettiği söylenir. İçinden “peki ya benim yaşam hakkım?” diye geçirse de bunu yüksek sesle söyleyemez. Anne karnındaki varlıkların yaşam hakkını militanca savunanlar kadına “katil” der. Ve bunu diyenler çoğu zaman dünya üzerindeki canlılara karşı işledikleri cinayetleri ustalıkla örtbas ederler.

Çocuk sahibi olan hemen her kadın ise çocuklarını büyütürken, hatta çocukları birer yetişkin olduğunda bile hep o çelişkinin eşiğinde dururlar. “Onun yaşamı mı, kendi yaşamım mı?”

“Annelik kutsaldır” denilir. Kadının o kutsallık mertebesine erişmesi için doğurması da yetmez. Yaşamını evladına adaması gerekir. O yüzden kadının sıklıkla kendini içinde bulduğu soru yersiz değildir. Kadınlar çocuklarının yaşamı ile kendi yaşamı arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılır. Çoğunluk kendi yaşamı ile çocuğununkinin gerçekten çelişip çelişmediğini sorgulamaksızın arzularından, özlemlerinden, hayallerinden vazgeçer. Edebiyat tarihi bu sorgulamaya olanak tanıyan pek çok yapıtla dolu. Bunlardan birini okudum geçmiş günlerde. Evlenmeden çocuk sahibi olan bir kadının, çocuğunu doğurmak ve doğurmamak arasında yaşadığı çelişkileri ve doğurmaya karar verdikten sonra başına gelenleri anlatan ve toplumun ikiyüzlülüğünü deşifre eden bir kitap: Oriana Fallaci’nin “Doğmamış Çocuğa Mektup”u.

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” demenin yollarını arayan tüm kadınlara öneririm. Özellikle de kız evladı olanlara… Evlatlarımıza ve henüz doğmamış çocuklara suçluluk duygusu yerine, özgürlük tutkusu devredebilmek için.

ABÇ Dünyası Dergisi, Nisan 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.