Evime girip çıkarken gözüme ilişiyor. Günlerdir de orada. Apartmanın altındaki kuaförün vitrininde asılı. Bir kartona elle yazmışlar: “O güç sana beni koruman için verildi, öldürmen için değil.”

Bir kadının ağzından “söylenmiş” bu cümle erkek kuaförünün vitrininde. Yazarı erkek. Kadınlar adına konuşuyor. Hemen yanda kadın bölümü de var ama karton erkek kısmında asılı; müşterisinin ruhunu okşuyor. Fısıldıyor kulağına: “Aslansın… Büyüksün. Güçlüsün. O ise senin korumana muhtaç.”

İktidarın simgesi tüm kurum ve kişiler gibi ona da korumak ve kollamak bahşedilmiş. Yok etmek de onun elinde, var etmek de.

Yazık ki bu dil çoğu zaman kadınları da pamuklara sara sara içine alıyor. “Bunda ne kötülük olacak” diyor, “narin olmak kadının fıtratında var”. Erkeğin koruyucu kanatları altında kaldıkça ona muhtaç olduğuna inanıyor.

Egemen kültür, bu dil aracılığıyla ve her türlü aygıtı kullanarak zihinlerimizi kuşatıyor. Bir kadın cinayetinin ardından bile erkeğin gücünü kutsayan, bunu yaparken de “güçsüz kadın” imgesini her seferinde yeniden inşa eden o dilden kurtaramıyoruz yakayı.

İşte böyle zamanlarda bana “narin ve kırılgan” değil, “vahşi ve yırtıcı” yanlarımı hatırlatan bir kitap var, ona dört elle sarılıyorum; Clarissa Pinkola Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı.

“Tarih boyunca Vahşi Kadın’ın ruhsal toprakları yağmalanıp yıkılmış, buldozerle düzlenmiş ve başkalarını memnun etmek üzere doğal döngüleri, doğal olmayan ritimlere büründürülmüştür,” diyor Estes daha ilk sayfadan. “Doğal olmayan ritimlerimiz” dediği, bize “öğretilmiş” olanlar. İçimizdekiler değil, oramıza buramıza iliştirilenler. Ama artık, topraklarımızı yeniden yeşertmeye ihiyacımız var. Çünkü yazarın da dediği gibi; “Yasaklamalarına uymak için bizden ruhumuza zarar vermemizi talep eden bir kültür, gerçekte çok hasta bir kültürdür.”

Bugün o hastalığın semptomlarını yaşıyoruz…

Fiziksel güçleri nedeniyle kendini kadınları korumakla yükümlü sayan erkeklerin büyük bir bölümü, eşlerinin, sevgililerinin, kızlarının, kardeşlerinin, annelerinin ruhlarını delik deşik ediyor. “Ruhuna 34 bıçak darbesi” başlıklı haberler üçüncü sayfalara girmiyor. Oysa kadın cinayetleri bu ruhsal cinayetlerin üzerinde yükseliyor.

Clarissa Pinkola Estes’in ilacı; içgüdüsel doğamızdan gelen gücü kullanmak. Ruhumuza indirilen bıçak darbelerine karşı kendimizi ancak böyle savunabiliriz. Çünkü: “İçgüdüsel doğası güçlü olduğu zaman, bir kadın içsel yok ediciyi, kokusundan, görünüşünden, sesinden yola çıkarak sezgisel olarak tanır… varlığını sezer, yaklaştığını duyar ve ondan uzaklaşmak için tedbirler alır.”

Peki kadın bu gücünü nasıl keşfedecek?

“Kurtlarla Koşan Kadınlar”, masallar üzerinden toplumsal cinsiyetin inşasını analiz ederken derinlere gömdüğümüz içsel doğamızı irdeliyor, onu keşfetmemizi sağlıyor. Toplumun ehlileştirme çabaları ile kadın doğasının çatıştığı noktaları gösteriyor. Bu noktada sezgilerimize kulak vermeye çağırıyor bizi: “Kadından kadına miras bırakılması gereken budur; sezginin kutsanmış bir şekilde el altında tutulması, sınanması ve beslenmesi.”

Sezgilerimize kulak verdikçe içimizde özgürlüğüne kavuşmak için çırpınıp duran bir ruhun sesini duyacağız. O ses yükseldikçe; yaralı, zayıf ve “narin” kızın sesi duyulmaz olacak. “İyi, terbiyeli ve uyumlu” olmaya çalışmaktan vazgeçeceğiz. “Bizi, kara koyun, başıboş buzağı, yalnız kurt diye çağırırlarsa, sinmeyeceğiz.”

Eğer bize “meydan okuyan, adam olmaz, şımarık, kurnaz, asi, itaatsiz, isyankar denirse” anlayacağız ki doğru yoldayız. Çünkü biliyoruz ki, “Baskıcı şartlar altında nazik olmanın ödülü, çok daha fazla kötü muameleye maruz kalmaktan başka bir şey değildir.”

Bütün bunları yapabildiğimizdeyse hareket etme yeteneğimizi yeniden kazanmış olacağız ve cümlelerimizi de kendimiz kuracağız.

ABÇ Dünyası, Hayatımız Roman, Mart 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.