Ne zaman konuşmaya çağrılsam bir düşünce alır beni. Kürsüde bulunmaya pek tahammülüm yoktur. Uzun bir süre bunun mahcubiyetimden kaynaklandığına inandım. Neden sonra Leylâ Erbil’in de kürsüden enikonu rahatsız olduğunu öğrenince bunun basit bir “utanma”dan kaynaklanmadığını düşündüm. Fakat sonra bu konuyu unuttum. Ta ki “Sarnıç Öykü” dergisinden arayıp “Roman atölyesi yapar mısın?” diye sordukları güne kadar.
“Düşünmeliyim” diyerek alelacele kapattım telefonu. Yine o malum telaş. İyi ama bu bir atölye olacaktı, kürsü falan söz konusu değildi ki. Bir parça rahatladım. Ama şu cümle fikrimde asılı duruyordu: “Bir kürsü sadece bir kürsü değildir.”
Hepimiz çok küçük yaşta tanıştık onunla. Okuma yazmayı, sonra da matematiği, feni, dilbilgisini kürsüden gelen o ses öğretti bize. Eksik olmasın. Zaten eksik olmadı da; kürsünün kimi zaman karşısında bazen arkasında bulunmam icap etti sık sık.
Kürsü travmamı çözmek için bir şeyler yapmam gerektiğini, çünkü ne yazık ki bu icaptan kaçış olmadığını kabullenmeye çalıştım. Kütüphanemin önünde aşağı yukarı volta atıyordum ki gözüm Jacques Rancière’nin “Cahil Hoca”sına takıldı. Kitabı çektim aldım.
Öğretme eylemi ile cehaletin nasıl olup da böyle yan yana geldiği sorusunun cevabını aramaya başladım. Kitabı bitirdiğimde, kürsülerle aramdaki problemin aslında “öğretme ediminin” çok karşılaştığım bir türüne duyduğum “gıcıktan” kaynaklandığını anlayacaktım. Uzun süredir zihnimi yoran bir mesele; özgürleşmeyen kişinin özgürleştiremeyeceği. Öğrenmeyi sürdürmeyen birinin başkasına da bir şey öğretemeyeceği. Kendi “oluş süreci” içinde keşfe yer bırakmayan bir metnin okura da keşif kapısı açamayacağı.
Özgürleştiren-özgürleşen, öğreten-öğrenen, yazan-okuyan arasındaki ilişkinin bu karşılıklılık ilkesine yaslanması meselesi üzerine düşünürken Jacques Rancière satırlar arasından seslendi: “Özgürleşmiş birinin asıl kâdir olduğu şey özgürleştirici olmaktır: Bilginin anahtarını vermek değil, bir zekânın kendini başka her zekâya ve her zekâyı da kendine eşit gördüğü zaman ne yapabileceğinin bilincini kazandırmaktır.”
Rancière, zekâlar arasında herhangi bir hiyerarşi bulunmadığını vurguluyor sık sık. “Herhangi birinin öğrenebildiği bir şey, herkes tarafından öğrenilebilir,” bilgisi zihnimizi özgürleştiriyor. Tıpkı bir çocuğun anadilini öğrenmesi gibi. Ona “bilgi aktaracak” bir öğretmene gerek olmadan, dikkatini öğrenme ihtiyacı duyduğu şeye vermeyi sürdürmesinin yeterli olduğunu söylüyor yazar. “Yapabileceklerinin farkında bir bilinç” özgürleşir. Özgür zihin soru sorar, kurcalar, tahmin eder ve doğal olarak öğrenir.
“Madem zekâ, dikkat ve arayış öğrenmek için yeterli, öğretmene neden gerek olsun,” diye düşünüyorum o an. Rancière yetişiyor imdada: “İyi hocaların sırrı budur: Sorularıyla öğrencinin zekâsına gizlice yol gösterirler – zekâyı çalıştırmaya yetecek ama tembelleştirmeyecek kadar gizlice. (…) Hoca, arayanı onun kendi yolunda, tek başına arayışa çıktığı ve aramaya devam ettiği o yolda tutar.”
Kürsü meselesi nihayet açıklık kazanıyor. Öyle ya birini yolda tutmanız için onunla beraber yürümeniz gerekir. Ve aynı anda siz de hemen yan tarafta kendi yolunuzda gidiyor olursunuz. Kimin kimi “yolda tuttuğu” bir hiyerarşi meselesi değildir. Yaşasın karşılıklılık ilkesi!
Jacques Rancière’ın da dediği gibi; “Bir insanı özgürleştirmek isteyen kişinin, ona bilginler gibi değil, herhangi bir insan gibi soru sorması gerekir. Yani öğretmek için değil öğrenmek için.”
Şimdi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, benim atölyemde görünür ya da görünmez herhangi bir kürsü olmayacak. Birlikte “hamarat bir tembellik” içinde olacağız. “Hamarat tembellik” mi? O başka bir yazının konusu.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.