Haruki Murakami, “Koşmasaydım Yazamazdım” isimli kitabında bir roman yazarı için önemli nitelikleri sayarken en başa “deha”yı koyuyor. Buna ek olarak “odaklanma ve sürdürebilme gücü”nden söz ediyor. Odaklanma ve sürdürebilme gücünün öğrenilebilir bir şey olduğunu söylüyor Murakami. Gerçekten deneyimlerimiz gösteriyor ki insan pratikte de bu özellikleri kazanabiliyor ya da geliştirebiliyor.
Pratik yaptıkça… Yani demek ki çalışmak gerekiyor. Çalışmanın içine yalnızca yazma pratiğini değil düşünceleri derinleştirmek için gerekli tüm etkinlikleri katmak gerek herhalde. Bir konuya odaklanmak ve onun üzerinde bir süre durabilmek. Biriktirdiklerimizi yazıya aktarırken de her gün aynı saatte fabrikadaki makinesinin başına geçip büyük bir dikkatle onu çalıştıran işçi gibi ritmi ve disiplini bozmamak.
Odaklanma ve sürdürebilme gücünün yaslandığı en kıymetli meziyet sabır olsa gerek. Acele etmeden, yaratma heyecanını ve coşkusunu sonuca değil sürece yöneltebilmek önemli. Bu sabrı sessiz sedasız sürdürebilmek… Kimseye bir şey gösterme derdine düşmeden, kendi halinde çalışabilmek… Zaten sahip olunması gereken bu doğal özellik günümüzde meziyete dönüştü belki de.
Bu son vurguyu neden yaptım şimdi? Günümüzde sessizliğe kimsenin tahammülünün olmadığını düşündüğümden mi? Evinde, odasında, kuytusunda bir şeylerle ya da bir “şey”le uğraşana iyi gözle bakılmıyor. İnsanlar dışarıda, hayatın tam göbeğinde bağıra bağıra söz söylerken sen nasıl olur da bu sessizlik konforuna sığınabilirsin?
Bu söylediğimi sözcüklerin dar anlamıyla düşünmeyin yalnızca. İşin çalışma ve emek kısmını biraz hızlı geçip, sık sık roman yayınlamak da “hayatın göbeğinde olup söz söyleme” telaşının ürünü olabilir. Görünmeyi sürdürmenin ilk koşulu, gündelik olana odaklanmak ve sesini olabildiğince çok duyurabilmek.
Gündelik olanı yakalayayım derken hayatın hızlı akışına kapılabiliyor insan. Oysa Murakami’nin sözünü ettiği roman yazarı kendi zamanını kendi yaratmak zorunda. Başkalarının onun önüne koyduğu 24 saati değil, kendi 24 saatini oluşturmadığı sürece odaklanma ve sürdürebilme gücünü koruyamaz.
Hayatın içinden bir kesit düşünelim. Odanın kapısı açılıyor, içeriye bir adam giriyor ve onu bekleyen kadının önünde eğilip, elini öpüyor. Birkaç saniyeden fazla sürmeyecek bu “olay”, bir romanda sayfalarca anlatılabilir. Bazen tek bir ânın içinde aşağı doğru bir kazı yapar romancı. Böylece o ânın niceliksel değerini değil, niteliksel anlamını parlatır. Bu yatay değil, dikey zamanı yazma sabrını gösterebilmesi için romancının da kendine ait zamanı kurgulama özgürlüğünü kazanmış olması gerek. Anlatısındaki o sabrı gösterebilmesi için, kendi yaşamında da sabırlı olmayı öğrenmeye ihtiyacı var. Bunun da bir bedeli var tabii: Bir süre için “yok olabilmek”. Öyle ya kazı yerin altına inmeyi gerektirir.
Var olduğumuzu hissedebilmek için “öteki” tarafından görülmeye ve kabul edilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bir an bile görünmez olsak telaşa kapılıyoruz. Bu telaş üzerine düşünürken Murakami’nin kitabında koşuculuktan söz ettiği kimi pasajları romancılığa uyarlayabileceğimizi fark ettim. Bir yerde şöyle diyordu: “Yollarda koşarken, yeni başlayan koşucularla işin ustası koşucuları hemen ayırabiliyorum. Nefes nefese kalmış olanlar, yeni başlayanlar; sakince ve düzenli bir ritimle nefes alanlar ise, işin ustaları.”
Kitabı okuduğum günlerde yeni vizyona giren bir film izledim: Whiplash. Bir caz öğretmeni ile öğrencisini anlatan film, herhangi bir şeye adanmakla ilgiliydi bana göre. Adanmanın; sabrı, emeği ve vazgeçmemeyi gerektirdiğini anlatıyordu. Sessiz sedasız ve uzun soluklu emeğin kıymeti üzerine tekrar düşünmemi sağladı film. Kişi ister davulcu olsun, ister koşucu, isterse yazar…
Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.