Öğrenciyken tanıştım onunla. Hem bitmesin istedim, hem de ertesi güne bırakamadım. Kahramanları rüyalarıma girdi. Yazar ile roman karakterleri arasında kurulan o tuhaf ilişkinin okur ile karakterler arasında da oluştuğunu böyle fark ettim. Romanın sayfalarında ilerlediğim günlerde ve hatta kapağını kapattıktan sonra, evde, sokakta, okulda, iş yerinde, onlar yanımdaydı.
Bitirdikten sonra günlerce, haftalarca düşündüm. Beni etkileyen neydi? Olay örgüsü mü? Özdeşleştiğim karakterler mi? Belki de dilindeki yenilikti, üslubuydu. Yepyeni bir anlatımla karşılaştığımı düşünmüştüm…
Arkadaşlarıma önerdim. Mutlaka oku diye ısrar ettim. Okumayanlara darıldım. Benim yazdığım bir romanmış da önemsememişler gibi gücendim. Bazıları neyse ki okudu. Üzerine konuşmak için can attığımı biliyorlardı. Kimi en az benim kadar heyecanlıydı. Kimi abarttığımı düşündü. Beğenmeyenler de çıktı elbette. Hepsiyle tek tek tartıştım. Edebiyat okuru tutkulu olurdu, asla bağnaz değil. Bir roman okudum, hayatım değişmedi ama sorularım oldu.
Kimi zaman romanın yazarı gibi hissettiğim de oldu kendimi. Satır aralarını sezdiğim esnada. Yazarın karakterleriyle ilgili bıraktığı boşlukları doldururken… Ne de olsa okuyup bitirdikten sonra da devam etmiştim kurguya. Evet evet, basbayağı yazarıydım ben de bu romanın.
Başka kitaplarının da peşine düştüm. Hepsini ilki gibi sevemedim. Nedense bu tek yapıtın bendeki yeri ayrıydı. Aynı yazar birbirinden bu kadar farklı metinler yazabiliyor demek diye düşündüm. Yazar ile metin arasında koşutluk olmayabileceğini o zaman fark ettim. Bu kadar tutkun olduğum metnin yazarıyla tanışmaktan tam da bu yüzden kaçındım. Metinle arama yazarın bile girmesini istemedim.
Taşındığım her eve onu da götürdüm. Özenle bantladım kolileri. Sayıları çok da fazla olmayan, benim için başyapıt değerindeki ötekilerle birlikte o evden öbürüne taşıdım. Hamalın söylenmelerine göğüs gerdim. “Aman altından tutun” demeyi ihmal etmedim.
Aradan yıllar geçtiğinde, yirmili yaşlarımın coşkusunu hissetmesem de romanın damağımda bıraktığı o tadı hatırladığımı fark edip şaşırdım. Bazı zamanlarda “yeniden okusam mı,” diye aklımdan geçirdim ama hemen sonra vazgeçtim. Tahtının sarsılmasından korktum.
Sonra bir gün, bir televizyon kanalında ona rastladım. Kitabımın yazarına. Evet benim kitabımın yazarını gördüm ekranda. Gündemdeki bir konuyla ilgili iki çift laf ediyordu. Gündemdeki konu. Yani, üç gün sonra uçup gidecek olan. Evlerden evlere üzerinde “kırılacak eşya” yazılı kolilerde taşınması gerekmeyen.
Sözlerini beğenmedim. Canım sıkıldı. Can sıkıntısı giderek büyüdü, öfkeye, derin bir hayal kırıklığına dönüştü. Bütün bu yıllar boyunca özenle sakladığım o romanın yazarı bunları mı söylüyordu şimdi? Yazar ile roman, sanat ile siyaset, kurmaca ile gerçek arasında bir karbon kâğıdı vardı artık. Kısaca, yazar buysa, metin de bu dedim.
Ekrana yansıyanların ne kadarı gerçekti? Yoksa sözler ağızdan yanlışlıkla mı çıkmıştı? Pişman olacak mıydı? Peki yazarın hata yapma hakkı? Dahası söylediklerinde az da olsa bir haklılık payı olabilir miydi? O anda bunları kendi kendime bile soracak halde değildim. Televizyon haberi, sunucunun ağzından çıkanlar ve sosyal medyadaki yankılar beynimin soru merkezini felç etmişti.
Kalktım. Kitaplığımın önüne gittim. Önce en sevmediklerimden başladım. Sonunda bir zamanlar yazarın başyapıtı dediğime geldi sıra. Sahaflara vermek, başkasına hediye etmek de değil, bu kitaplar çöpü hak etmişti.
Peki ama ben bu romanı neden o kadar sevmiştim?
“Kitapları atmadan bir fincan kahve içsem iyi olacak,” diye söylendim kendi kendime.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Ocak 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.