Sosyal medyanın iyi yanlarından biri de kırk yıl geçse yokluğunu hissetmeyeceğimiz bazı yazarların düşüncelerinden haberdar olmayı sağlaması. Hoş, itiraf edeyim ki dâhiyane tespitlerle karşılaşmış olmaktan ileri gelmiyor bu memnuniyetim. Kapitalist ilişkilerin belirlediği popüler kültür hakkında düşünen biri olarak kendime malzeme topluyorum!
Adını her duyduğumda kulağımda Metin Altıok gibi tınlayan ve bundan esef duymama neden olan Türkiye gazetesi yazarı Melih Altınok’un “Mario Levi’den hoşlanmayan o kişiyi arıyorum” başlıklı yazısı da böyle bir iş gördü benim için. Yalnız, yazıyı okuduktan sonra başlıktaki arayışın yersiz olduğunu fark ettim. Altınok, Mario Levi’yi “Kendi halinde, ne yazık ki pek de okunmayan kitaplar yazan biri” sözleriyle tarif edince “hoşlanmayan”ın kim olduğu hemen anlaşılıyor. Altınok kendi eşkâlini ele veriyor. Ama benim bu cümlede tartışmak istediğim kısım başka: Piyasa tarafından bir başarı ölçütü olarak dayatılan şu “çok okunma” meselesi.
Yazının yayınlandığı günlerde Ursula K. Le Guin, ABD’de Ulusal Kitap Vakfı tarafından verilen Amerikan Edebiyatı’na Olağanüstü Katkı Madalyası’nı aldı ve bir konuşma yaptı. Dünyanın en önemli bilimkurgu yazarlarından biri olan Le Guin şöyle diyordu konuşmasında: “Şu an, bence bir piyasa metasının üretimiyle sanat pratiği arasındaki farkı bilen yazarlara ihtiyacımız var.”
Le Guin haklı, çünkü bu farkı bilmeyen yazar ister istemez eserinin değil, piyasanın beklentileri doğrultusunda hareket ediyor. Piyasa, “kitaplar yazan biri”nden adeta bir parfüm markasının “yeni yüzü” gibi davranmasını, sağda solda boy göstermesini bekliyor. Promosyon diliyle söylersek kitabını, agresif bir tanıtım kampanyasıyla pazarlamayan kişinin “başarı” şansını daha en başından kaçırdığı ezberi yayılıyor. Bu şansı bir an önce yakalamak isteyenler sabır, emek ve tevazu gibi demode kavramları bir kenara bırakıyorlar. Kimilerinin açgözlülük ve böbürlenme olarak gördüğü yeni trendin adı ise; “kendine güven”.
Bu “agresif tavır” yalnızca tanıtım aşamalarında değil, eserlerin kendisinde de görülsün isteniyor. Le Guin, “Kadınlar Rüyalar Ejderhalar” isimli kitabında, yazarın okurda nasıl bir etki yaratması gerektiği konusunda piyasanın telkinini şöyle özetliyor: “Şoke edin onları, sarsın, gıdıklayın, kıvranıp çığlık atsınlar – ama sakın düşündürmeyin.”
Bu yaklaşım, sonuca kısa yoldan gitmeyi, meyveleri bir an önce toplamayı hedefliyor. Piyasanın kendi iç mantığı, sanatın iç mantığıyla çelişiyor. Sanatta yüzyıllardır kabul görmüş değerlendirme ölçütü olan “zaman karşısındaki direnme kuvveti”, piyasa açısından tümüyle geçersiz. Le Guin’in dediği gibi, “Şirket zihniyeti anında gelmeyen başarıyı başarıdan saymıyor”. Çünkü şirket eserle değil, kasasına giren sıcak parayla ilgili. Bu, onun doğasında var. Varoluşu buna bağlı.
Peki yaratıcının varoluşu neye bağlı? “Sanatın kapitalizmle arası, en hafif deyişle, limonidir,” diyen Le Guin, “Kitabın, kalıcı, defalarca tekrar kullanılabilen bir değer olduğu gerçeği”ne dikkat çekiyor. Kalıcı ve defalarca kullanılabilen. Demek ki bir lokmada tüketilmeyen ve midede şişkinlik yapıp insanı hareketsiz halde bırakmayan. Peki ama hangi kitaptan söz ediyoruz? Bu kitabı tanımlarken çağımızda az bulunan bir kavramdan söz ediyor Le Guin; “dürüstlükle yazılan” diyor ve açıklıyor: “Bir yazar önemli bir konuyu enine boyuna düşünür, yüreğinin derininde hisseder ve söyleyeceğini açıkça söyler.”
Bana öyle geliyor ki, insanın herhangi bir şeyi enine boyuna düşünebilmesi için, “kendi halinde” olmaya tahammül edebilmesi gerekir. Yine Le Guin’den bir alıntıyla bitirirsek: “Bu tevazu, insanı Shakespeare’in, Rembrandt’ın veya Beethoven’ın böbürlenmekten uzak kendinden eminliğine götürür.”
Tabii aklı ve yüreği, uzun yolculukları kaldıracak kadar güçlü ise…

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Aralık 2014

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.