Aylardan mayıs; anneler günü gelip çatmış. İlk romanını bir eylül ayında okuduğun Irmak Zileli’nin yeni romanını alıyorsun eline. Üç yıl önceyi hatırlıyorsun; bir ilk romanın nasıl bu kadar iyi olabileceğini düşündüğünü, yazarın aslında ne kadar iyi bir okur olduğunu fark ettiğini… 2011 Eylülü’nde okuduğun romanın kahramanının adının da Eylül olduğunu unutmamışsın. 12 Eylül’e geri dönmüştün bu romanla, seninle aynı kuşaktan olan yazarla özdeşleşmiştin. Elindeki romanın ilk sayfasını çeviriyorsun. Bir anne çocuğuyla konuşuyor. Aylardan mayıs; anneler günü gelip çatmış. Bir annelik romanı okuyacaksın, bunu biliyorsun.
Henüz birkaç sayfa okuduktan sonra erkenden karar veriyorsun: Irmak Zileli bir eşik daha atlamış yeni romanıyla. Sen erkek bir okursun, ama seni de alıyor metninin içine. Dışarıdan bir gözle bakmıyor, bakamıyorsun, çünkü kullandığı dil ve üslupla seni anlatıcı gözle birleştiriyor yazar. Artık romanda sen de varsın, bu romanı okuyacak her okur gibi. Diyalog halinde bir monolog gibi ilerliyor roman. “Sen”li bir roman olduğu kadar “ben”li de. Roman bitene kadar içinden çıkamayacaksın. Sen burada kalmaya mahkûmsun. Bu roman senin hücren.
Kadın romanı değil, kadınlık romanı diyorsun buna. Kuşak ya da dönem romanı değil, kimlik romanı. Kimlik meselesinin birçok esere konu olduğunu biliyorsun. Özellikle içinde bulunduğun dönemin en derin havuzu bu kavram. Kirletilmeye çok müsait bir havuz çünkü, romanlardan biliyorsun. Sen gerçek hayatta üzerinde durmamış, duracak vakti bulamamış olsan da, iyi romanlar sana bunu gösterebilmiş. “Toplumun en küçük birimi ailedir” demişler, inanmışsın. “Her-kadın-anne-doğar” demişler, tıpkı bir tören yemini gibi, bıkmadan tekrarlamışlar ve sen de ezberlemişsin. Kadınlık, annelik, doğmak, doğurmak, kutsallık, hepsi bir havuzda iç içe geçmiş. Sen erkeksin, yüzme bilmiyorsun. Ama görüyorsun ki yazar bunun için yazmış zaten. Bir boğulma romanı okuyorsun. Tekrar yüzeye çıkmayı öğreten bir kalem var karşında. Bulunduğun yerden ancak tünel kazarak kurtulabilirsin. Kahramanın bir arkeolog. Yazar yazdıkça sen de kazmaya başlıyorsun. O yüzden arkeolog titizliği en çok şimdi işine yarayacak.
Kâmile Hanım, Hicran ve Didem… Üç kadının öyküsünü okuyorsun, ama bir de dördüncü var: Rüya. Yine de Rüya’ya bir “kadın” diyebilir misin bilmiyorsun. Sadece neredeyse bebek olduğu için değil, romanın ilk sayfalarında okuduğun o üçüncü sayfa haberi yüzünden… Kadın eğer anne demekse, Rüya bu üç kadından ayrı düşüyor. Ama ya Didem, ona nasıl kadın diyeceğiz, diye düşünüyorsun, çünkü öncelikle başka bir mesele var çözülmesi gereken. Kendine şunu soruyorsun: Çocuğunu babasız büyütmeyi düşünen Didem’e nasıl anne diyebiliriz ki? Acaba Didem de anneliğinden vazgeçip, ona yakıştırılan “kadın” kimliğinden mi sıyrılmak istiyor? Bir başkaldırı mı bu? Evet, karar veriyorsun. Didem, melek görünümünde bir şeytan. İtaat etmeyeceğim, diz çökmeyeceğim diyen bir şeytan. Melek görünümü, sadece cinsiyetinden ileri geliyor, kadınlığından, kadınlığını taçlandıracağı mevki olan anneliğinden. Ama görüyorsun ki o tacı reddediyor Didem. Görünümlerle işi olmaz Didem’in. Ancak bir erkek böyle tarif eder kadını: Melek ve şeytan diyerek, iki karşıt anlamı beraber kullanarak aydınlattığını düşünür paradoksu. Hem melek hem de şeytan olduğunu tek şartla kabul edebilirsin; ne melek ne de şeytan olduğu şartıyla.
Didem, Rüya’nın annesi, ama bir kâbusun da ebesi mi? Annelik vazgeçilebilir bir durum mu? Bunu daha önce hiç ama hiç düşünmemişsin. Bu romanı okumasan asla da düşünmezdin. İçinde yaşadığın yüzyılın, hatta bir önceki yüzyılın kimlik bunalımlarında yeni bir sayfa mı bu? Kadının “kendi”ni ne kadar bilip bilmediğini tartan, iyi eserlerden biri, değil mi? Sahiden, kim bu kendi? Nelerden oluşuyor? Bu sorular, yazar tarafından depreme karşı özenle inşa edilmiş birer bina gibi duruyor önünde. Yazarın kafasında kimbilir ne kadar zaman bekledi bu kendilik sorusu? Peki ama kendilik bir dünya ise, onu yerinden oynatan fay hatları nerede?
Kafanda sorular dönüp dururken, aklında bir süre önce silikçe beliren ünlü bir yazarın silüeti yavaş yavaş belirginleşiyor. Sahi, Sylvia Plath’ı okumuştun değil mi? Hatta hayat hikâyesini bile biliyorsun. Neden? Kadınlık meselesini şiire döktüğü için mi yoksa anneliğin vazgeçilebilir bir şey olduğunu gösterdiği için mi? Kendinden vazgeçmek midir Didem’in öyküsü de? Sylvia Plath ile Irmak Zileli’nin fay hatları bir noktada kesişmiş midir?
Didem, Rüya’ya hamile olduğunu öğrendiğinde, hayatında ilk kez kendini güvende hissettiğini itiraf ediyor. Zihninde bir ışık yanıyor bu bölümü okurken. Tabii ya, diyorsun kendi kendine. Bebeğine “Rüya” ismini boşuna vermiyor ya Didem. Didem’in anneannesi de kızına, yani Didem’in annesine Hicran adını vermiş. Her ismin bir anlamı vardır. Meğer Didem’in üç yaşındayken ölen bir dayısı varmış. Annesi, doğumunu abisinin ölümüne borçluymuş. Bu ayrılığın adı konmuş, Didem’in annesine. Demek ki, Didem de bu sayede var olmuş. Şimdi annelik sırası onda, ama önce kadınlık sırası var elbette. Didem, babasına “koca kadın oldum artık,” dediğinde kıyamet kopacak, belli. “Ne zaman kadın oldun?” Hani her kadın anne doğardı? Annelik doğumda veriliyor da, kadınlık mı sonra kazanılıyor, bir unvan gibi? Ve bu unvanı erkek mi veriyor kadına?
Zileli’nin üç yıl önceki romanına, Eşik’e geri gidiyorsun. “Ve bir kadın beyaz, sakin, büyülü/Göğsünde kanıyan bir zaman gülü/Mahzun bakışlarla dinler derinde/Olup olmamanın eşiklerinde” dizeleriyle açılıyordu roman. Tanpınar’a ait bu dizeler, biliyorsun. Yazar olup olmamanın eşiklerinde değil Zileli, buna eminsin. Onun meselesi kadınlığın eşikleri. Üçüncü romanında da bu eşiklerin öykülerini mi anlatacak diye düşünüyorsun. Her iyi romanda başına geldiği gibi, hakkında bir yazı yazdığında daha iyi anlıyorsun ne kadar usta işi bir eser olduğunu. Yazdıkça daha fazla düşünüyor, yakından bakmadığın cümlelerine bakıyorsun. Belki de bir erkek olduğun için, bakamadığın sözcükler olduğunu fark ediyorsun. Gözlerini kaçırma.

Notos Öykü, Aralık 2014 – Ocak 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.