Bir yazar arkadaşım epey zaman önce yazdığı romanından parçalar okurken, birden durdu ve dedi ki, özlemişim… Bahsettiğinin roman kahramanları olduğunu anladım. Bildiğim bir duygu. Devam etti; “İnsan inanamıyor bu insanların hayatta gerçekten var olmadığına…” Bunu söyler söylemez düzeltme gereği duydu: “Gerçi ben hayatta var olmayan bir insanı yazabileceğimize inanmıyorum. Bu insanlar var ama kim bilir neredeler.”
Bu konuşmayı yaptığımız sırada Sevgi Soysal’ın Yürümek romanını okuyordum. Yürümek’teki Elâ’yı düşündüm. Kim bilir o neredeydi? Memet’i de düşündüm tabii, ama daha çok Elâ’yı. Çünkü galiba Elâ çok da uzağımda değildi. Ve şu cümleleri hatırladım romandan: “Yıkanmış çamaşırlar, temiz giysiler, boyalı pabuçlar, terbiyeli cümleler, efendimler, günaydınlar, teşekkür ederimler, rica ederimler, öğrenildi bunlar, bitti şimdi tahta göğüsleri geliştirecek yeni kapıları açmak gerek, yanlış kapıları,doğru kapıları,ama açmak, mutlaka açmak.” Henüz tahtalıktan kurtulmamış göğüslerimle bahçe duvarına oturup bunları düşünmüşüm gibi hissettim. Elâ da “bütün çocuklar gibi, anasınca konan yasakların, dünyanın yasakları olduğunu sanarak” büyümüştü; bunu anlatıyordu Sevgi Soysal ilk önce. Elâ’nın göğüsleri henüz tahtalıktan çıkmadığından bahçede koşmasının da ayıp sayılmadığı günlerden başlıyordu anlatmaya.
Bir yandan da Memet’i anlatıyordu. O da mutlaka bir yerlerdedir şimdi. Birçok oğlan çocuğunun büyüme sancısının içine yer etmiş bir Memet olmalı. İlk cinsel deneyimlerin, deneyimsizliklerin sancısını bile hissettirebilen bir yazar Sevgi Soysal. Bir oğlan çocuğunun gözünden falan değil, ta içinden.
Ama ben hâlâ Elâ’yla ilgiliyim. Nasıl büyüyecek bu kız? Ortalıkta uçuşan ayıp, günah, yakışmaz sözcüklerinin arasında nasıl olacak da öğrenecek birini sevmeyi, sevişmeyi? Benim gibi mi? Lisedeki Serpil, mahalledeki Pınar gibi mi?
Ne diyordum? Yazar nasıl olmuş da 152 sayfalık bu incecik romana sığdırabilmiş Elâ’nın büyümesini, serpilmesini, kafa karışmalarını, keşiflerini, fark edişlerini, kendini kandırışlarını? Basbayağı sığdırmış. Elâ’yı sığdırmakla kalmamış, gelecekte karşılaşıp âşık olacağı Memet’in hikâyesini de sığdırmış. Düz, çizgisel ve boşluksuz bir anlatımla değil elbet. İyi ki de değil. Fırça darbeleri dağınık, bir orda, bir burada. Okuyanın biraz geri çekilip bakması yetiyor resmin bütününü görmesi için. Hem Elâ’nın yaşadıklarını, hangi evrelerden geçtiğini, düşüncesindeki dönüşümleri hem de Memet’inkileri. İki insanın güzergâhı tek bir harita üzerinde. Bir kadın ile erkeği anlatıyor Sevgi Soysal. Tabii daha çok kadını… Yürümek’i Yürümek yapan şey o kadının adama varana kadar geçtiği yollar değil. Yürümek eyleminin bir son durakla tamamlanmadığından söz etmek belki de.
Elâ’nın mahalle duvarının üzerinde tünediği sırada yinelediği şey aslında büyümenin değil, yaşamanın yasası: “yeni kapıları açmak gerek, yanlış kapıları, doğru kapıları, ama açmak, mutlaka açmak.”
O yüzden zaten hayatın farklı evrelerinde farklı cümlelerle tekrarlanacak yasanın o maddesi. Üniversite kantininde, “Yağma yok beyim, yanlışımı kendim seçerim ben. Yanlış da yapsam, kendim, bile bile, ama kendim yaparım” sözleriyle bir bağımsızlık bildirgesi olarak çıkacak karşımıza. Ama Elâ her zaman bu kadar güçlü ve vakur da olamayacak. Bazen yenilecek, bazen diklenecek.
Kendi seçimi olan yanlışlardan birini yaparken, evlenirken de sorgulamayı sürdürecek: “Aynada yüzüne baktı. Küçük yüzüne. Bu yüze, bu küçük aile kızı yüzüne. Hep birlikte ufalttıkları, bu ufalttığı… Neye karşılık? Niçin? Kim zorladı beni? Bir haftadır, aralıksız Hakkı’yla yatmaya kim zorluyor beni?”
O yanlıştan dönerken de hiçbir duygunun üstünden atlayıp geçmeyecek. “Hep birlikte yaşanan bir hayatı” geride bırakırken de attığı her adım üzerine düşünecek: “Kaynanaların öpülen elleri, kabul günleri, uysal gelin bakışları, gülücükler, titiz bir ev kadını görünme çabaları, yuvayı yapan dişi kuştur numaraları, ovulan lavabolar, tencere karaları, bir hamamböceği gibi kolayca ezilebilir mi? (…) Yıllardır, beynine bir mozaik gibi işlenmiş yanlışlardan arınmaya bu buruşuk boşanma ilamı yetecek mi?”
Elâ’nın hikâyesi “Bir yere konmanın, bir yerde durmanın hareketsizliğin resmi: Natürmort”a karşı, ölü olmayı reddeden tabiatın çağrısı. Bu çağrıya verilebilecek tek bir yanıt var: Yürümek, yürümek, yürümek…
“Bu insanlar var ama kim bilir neredeler” sorusu Elâ söz konusu olunca bir anlam daha kazanıyor şimdi. Onun bir yerde “olmadığını”, yürüyüşünü sürdürdüğünü düşünüyorum. Ve bu yürüyüşün Elâ’nın ruhunu taşıyan diğerlerine cesaret verdiğini. Hiç değilse umuyorum.

ABÇ Dünyası, Kasım 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.