“Bir an yüreğim sıkışıyor. Roman müsveddesini geniş bir zarfa özenle yerleştirirken, bunun da yayımlandığı andan itibaren ötekiler benzeri, kendisi dışında bir şey olacağını düşünmenin getirdiği bir yürek sıkışıklığı bu. Yalnızca yazarın merceğinden, önünde sonunda onun gözünden yansıyan her şeyin üstüne, her biri ötekinden farklı binlerce başka mercek çevrilecek yine. Bu büyük saldırı karşısında yazarın, yaratıcının kendisi de, üstünde dolaşan göz sayısınca değişik kimliğe büründürülmüş olacak,” diye yazmış Adalet Ağaoğlu “Göç Temizliği” isimli anı kitabında.

Alıntının içinde geçen “kendisi dışında bir şey olacağı” ifadesi benim açımdan tartışmalı. Belki de roman esas o zaman asıl kimliğine kavuşacak kim bilir? Ya da hiçbir romanın aslında tek bir kimliği olmadığını kabul edeceğiz hep birlikte. Öte yandan galiba yazara o yürek sıkışmasını yaşatan da tam olarak bu. O güne dek metnin üzerinde söz hakkına sahip tek kişi olduğu inancı taşırken ve metnin de sahibinin sesini yansıttığına yürekten inanmışken, elinden her şey bir anda kayıp gidecek. Metin ve yazar arasında ister istemez kurulan iktidar ilişkisinin sonu. (Aslında, o ilişkide kimin hükmeden olduğu da o kadar belirli değil. En azından böylesi iyi, çok iyi hem de.)

Anne-çocuk ilişkisine ne kadar da benziyor. Anne, kimi gaflet anlarında çocuğunu sözleriyle ve davranışlarıyla şekillendirdiği fikrine kapılabiliyor. Oysa tek taraflı bir biçimlendirme olduğundan emin miyiz? Anne de çocuğundan yansıyanlarla sürekli olarak, yeniden biçimlenmiyor mu? O karşılıklı ilişkinin son bulduğu, çocuğun artık anneden kopup dış dünyayla temas etmesinin gerektiği bir evre var.

İşte tam o evrenin eşiğinde bir annenin hissettiği yürek sıkışmasına benziyor yazarınki de. Şimdi bu çocuğu alıp ne yapacak bütün o insanlar? Kendisinin istemediği ve hiç de onaylamadığı kimi alışkanlıklar/özellikler mi kazandıracaklar ona? Ne demek yani, şimdi, şu andan itibaren onun üzerindeki hiçbir sözünün hükmü kalmayacak mı? Kendisinden tümüyle bağımsız bir varlık olarak yaşamını sürdürecek ve o da bunu yalnızca seyretmekle yükümlü olacak, öyle mi?

Belki de kimi yazarların, kitap yayınlandıktan sonra nefes almadan konuşmasının nedenlerinden biri budur. Aman eser yanlış yerlere gitmesin. Kimse onun anlatmak istediğinden başka sonuçlar çıkartmasın. Hatta… O binlerce göz sakın yazarın gördüğünden fazlasını görmesin. Öyle ya, bu da bir tehlike. Hele ki yazarken bilinçdışı süreçlerin de devreye girdiği göz önünde bulundurulursa, yazar okurun işaret etmesiyle birlikte, o ana dek farkında olmadığı kimi şeylerle göz göze gelebilir. Yürek sıkışmasının nedenlerinden bir tanesi de bu olabilir mi? Bir tür savunma duygusu. Yazma süreci boyunca çırılçıplak kalmaya cesaret etmiş olan yazar, o “trans” halinden uyandıktan sonra paniğe kapılıyor olabilir mi? Ne diyordu alıntının sonunda: “Bu büyük saldırı karşısında yazarın, yaratıcının kendisi de, üstünde dolaşan göz sayısınca değişik kimliğe büründürülmüş olacak.”

Metnine son noktayı koyan her yazar karmaşık duygular içine girer kuşkusuz. Adalet Ağaoğlu da o duygulardan birini dile getirmiş içtenlikle. Bu satırlarla karşılaştığım sırada yeni bir haber okudum. Oslo’da “Geleceğin Kütüphanesi” kuruluyormuş ve yazarlar buraya yeni yazdıkları ama henüz yayınlanmamış bir kitaplarını bağışlayacaklarmış. Ama kitaplar bugünün okurundan saklı tutulacakmış. Kütüphane 2114 yılında açılacak ve o kitaplar sadece yüzyıl sonrasının okuruna ulaşabilecekmiş.

Hemen hemen her yazarın yapıtıyla vedalaşırken çektiği sancılardan söz ettik yazı boyunca. Şimdi asıl merak ettiğim şu: Yazarların kaçı ve hangileri, hakkında hiçbir şey bilmediği, asla da öğrenemeyeceği bir çağın okuruna, ta 100 yıl sonraya, eserini fırlatma ve arkasını dönüp gitme cesaretini gösterebilecek?

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Ekim 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.