Kültür Bakanlığı’nın bazı yazarlara proje karşılığında ödeme yaptığı bir süredir konuşuluyor. Cumhuriyet gazetesinden Aslı Uluşahin’in haberiyle başlayan tartışma yoğun olarak sosyal medyada devam etti. Habere göre bakanlık 463 bin liralık bir meblağı 40 yazar arasında paylaştırdı. Ancak yazarların kim olduğunun gizli tutulduğu söyleniyor. Sosyal medyada süren tartışmanın odağını da bu “gizlilik” meselesi oluşturdu. İsimlerin gizli tutulması pek çokları tarafından “vahim” olarak nitelendi.

Bir noktadan sonra tartışmaya dahil olanlar, konuyu yazarların nasıl olup da devletten böyle bir destek almayı içlerine sindirebildiklerine getirdiler. Yazarları “haysiyetsizlik”le suçlayanlar oldu. Kendileri çıkıp konuşsunlar denildi. Hatta kimi isimler ortalıkta uçuşmaya başladı.

Aslına bakarsanız, ben kendi dışımdaki herhangi birini “yeterince haysiyetli olmamakla” eleştirme hakkı görmüyorum kendimde. Şu sıralar kullanıldığı ifadesiyle “dik duruş sergileyenlerin” sergilemeyenleri dövdüğü bir arenanın seyircisi olmaktan da hoşlanmıyorum. Ama konumuz bu değil.

Benim itirazım bakanlığın yazara destekte bulunmasına değil. Aksine bunun, devletin asli görevlerinden biri olduğunu düşünüyorum. İtirazım devletin bu görevi haksız koşullara bağlayarak kendi çıkarına hizmet eder hale getirmesine. Vahim olan da bu. Destek için başvuran yazarın yükümlülükleri adı altında sıralanan maddeler, devletin sanatçıya nasıl bir bakışı olduğunu gösteriyor. Kuşkusuz bu bakış yeni değil. Yeni olmadığı gibi, bu hükümete has da değil. Dahası siyasilerle de sınırlanamayacak kadar yaygın ve derin. Ama şu anda bunun da üzerinde tepinmenin bir manası olduğunu sanmıyorum.

Devlet desteğine başvuran ya da destek alan yazarları hedef tahtasından indirip, yanımıza çağırmak, sonra da hep birlikte sormak gerekiyor: Yazarı devletin vereceği bu türden bir “desteğe” muhtaç duruma getiren sebepler ne? Telif sisteminde aksayan noktalar hangileri? Yayıncılık pastasında özgün bir eserin yaratıcısı neden herkesten düşük payı almak zorunda kalıyor? Yazarın, ülkemizde aynı anda hem editörlük, hem redaktörlük, hem eleştirmenlik yapmak zorunda kalmasının sebepleri neler? Daha da can yakanı, kendi yapıtları için ayıracağı zamanı, emeği ve aklı, neden asla içine sindiremediği “gölge yazarlık” gibi bir iş için harcamak zorunda bırakılıyor?

Sokakta karşınıza çıkan herhangi bir edebiyatçıya sorsanız (evet sokakta rastlayabileceklerinizden birine tabii), en büyük hayalinin yalnızca yazarak yaşayabilmek olduğunu söyleyecektir size. Son derece anlaşılır bir hayal olsa gerek. Yasadışı işlere bulaşıp köşe olmaktan söz eden yok. Onu mutlu eden yegâne işi yaparak geçinebilmek istiyor yazar. Böylece daha da güçlü yapıtlar ortaya çıkarabileceğine de inanıyor. Devleti yönetenler gerçekten edebiyata destek olmak gibi bir kaygıya sahiplerse, yazarların hakları olan maddi karşılığı almalarının koşullarını yaratmak için neyi bekliyor?

Ödül, destek, teşvik, yardım gibi ifadelerle sağlanan kaynaklar, yazarın hakkı olandan fazlasına talip olduğu gibi bir yanlış algı yaratıyor. Her şey tamammış da devlet ek bir katkıda bulunuyormuş kanısı doğuyor. Oysa yayıncılık sektörü, başta yazar olmak üzere, tüm çalışanlarının sömürüsü üzerinden dönen bir çark. Yalnızca yazarını mağdur etmiyor. Editöründen grafikerine; dizgicisinden satış sorumlusuna ek iş yapmadan geçimini sağlayabilene aşk olsun.

Bir gün, yazarın emeğini yasalarla güvenceye almanın kendi görev tanımı içinde olduğunu idrak eden bir devlet kurulursa, yazarın devlet karşısındaki değil devletin yazar karşısındaki yükümlülüklerine vurgu yapan bir yönetmeliğimiz de olur belki. O zaman da kimse maddi destek alan yazarları suçlamayı aklına getirmez. Hep birlikte seviniriz.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Eylül 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.