90’ına merdiven dayamış bir romancımız röportajının yayınlandığı gazeteyi açtığında fotoğraf karesinden ona bakan kadını tanıyamaz. Hemen telefona sarılır. Karşısına çıkan ilk editöre sorar: Bana ne yaptınız öyle? Genç editör kem küm eder, photoshop der, kırışıklıklar der, çok yaşlanmışsınız diyemez. Bir anlık sessizliğin ardından konuşur romancımız: “Ben o kırışıklıkları yapıncaya kadar neler çektim biliyor musunuz siz?”

Bu anekdotu her hatırladığımda estetik üzerine sayısız sorunun kapısı açılır zihnimde. Romancının sözleri, genç ve diri bir cilde sahip olmanın yüceltildiği, güzellik ölçütlerinin kozmetiğe endekslendiği çağımızı irdelemenin ötesinde daha fazla şey söylüyor gibi gelir bana.

Yazarın yüzündeki çizgilerin, yalnızca bir yaşlılık emaresi olmaktan bir anda çıktığını, onu, yarattıkları ve yaşadıklarıyla var eden her şeyin simgesine dönüştüğünü düşünürüm. Yazılan her satır için çekilen “çile” deriye bir çentik atmıştır sanki. Her insanda oluşan çizgiler, sanatçı söz konusu olunca yeni bir anlam kazanır. Bireysel acıların ve mutlulukların ötesine geçen bir deneyimin izleridir o çizgiler. Zaten belki de yazarı, bireysel yaşantının ötesine geçebildiği ve başka insanların yaşantılarıyla buluşan evrensel yapıtlar yaratabildiği için sanatçı olarak tanımlıyoruzdur.

Gazetedeki yüze, herhangi bir insan yüzü gibi bakamaz yazar. Photoshoplanan kendi yüzü değil de o güne dek yazdığı eserlerin toplamıymış gibi canı yanar. Çünkü yüzdeki çizgilerin her biri yapıtlarındaki cümlelerden oluşmuştur. Aynı zamanda, eserlerini oluşturan her satır, çehresine eklenen yeni bir çizgiye borçludur varlığını.

Bundan sonra sorular çorap söküğü gibi gelir: Yazarın yapıtları hangi deneyimin ürünüdür; bireysel olarak tanıklık ettiklerinin mi ya da ille de yaşamı boyunca öznesi olduğu olayların mı? Çizgileri yapan nedir; kişisel dünyasında yitirip buldukları mı? Aşkları, dostlukları mı?

Deneyim bunlarla sınırlanabilir mi? Bir yazarın yapıtlarını ve yüzündeki çizgileri oluşturan hangi deneyimdir?

Çok sevdiğim bir söz var; hayat yaşandıkça yazılır, yazıldıkça yaşanır. Yüzeysel bir okumayla; öyleyse her yapıt yazarın hayatından izler taşır, diyebiliriz. Yanlış değil ama ilk akla gelen biçimiyle sınırlı da değil. Belki daha doğru ifadesi şu olabilir: Her yapıt yazarın hayatından doğar. Peki “yazarın hayatını” oluşturan şeyler nedir?

Ülkemizde tanık olmadığımız ama dünyanın bir ucunda varlığından haberdar olduğumuz savaşı deneyimlerimizin dışında tutabilir miyiz? Gazetede “kenar süsü”ne sıkışmış insan hikâyesi hayatımızı oluşturan şeylerden biri değil midir? Romanlarda, öykülerde karşımıza çıkan hayatlar, o andan itibaren bizim de bir parçamıza dönüşmez mi? Sonra, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler, uzun uzun baktığımız bir tablo…

Hepsi hayatımızı oluşturan şeyler, benliğimizi, varlığımızı etkileyen, dolayısıyla çizgiler atan yüzümüze…

Kuşkusuz dünya üzerinde doldurduğu metrekare dışında kalan şeylere özel bir ilgiyle, merakla ve duyarlılıkla bakmayan kişi, öteki yaşantıları kendi deneyimine dönüştüremez. Dolayısıyla bu kişilerden sanat eserleri yaratmalarını kimse bekleyemez.

Sanatçının bunu yapabilen kişi olmasındaki sihri henüz kimse çözemedi. Çözmek gerekli mi? Sanmıyorum. Sanatçının kendiyle ilgili sahip olduğu içgörü yeteneği onu dışarıya da fırlatan kaldıraç. İçten dışa, dıştan tekrar içe uzanan karşılıklı bir ilişki var orada. Galiba edebiyatın uçsuz bucaksız tarihinin bir miras olarak önümüzde durmasını da bu ilişkiye borçluyuz. Tomris Uyar’ın günlüklerinde söylediği gibi: “Edebiyat, bütünüyle geçmişimizdir, kendi yaşamadığımız anılarımızla da geçmişimizdir.”

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Ağustos 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.