“Senin annen bir melekti yavrum!”

Türkiye’de yetişen pek çok kadının zihninin oldukça derinliklerine kazınmış bir cümledir bu. Çocukluklarında açık kalmış bir televiyonda oynamaya devam eden mazlum, fedakâr, iffetli ve elbette her şeyden önce anne olan kadınların dramına maruz kalmayanımız pek azdır. Toplumsal bilinçaltının kadından beklentisinin bir yansıması olan melek-anne imgesi, kadına başka hiçbir varoluş alanı tanımıyor. Bir bebeğin dünyaya gelmesiyle bir kadın bu dünyadan siliniyor. Böylece tüm varlığını, ötekinin varlığına armağan eden kadın bir zaman sonra bu feda edişin diyetini talep edebiliyor. Böylesine iki değil dört kolla sarılıp sarmalanan çocuk, büyümek istediğinde, bağımsızlaşıp birey olma yolunda ilerlediğinde, kendi kendine yeten bir insan olmaya çalıştığında, kısacası annelik rolü büyük oranda işlevsizleştiğinde geride mutsuz kadınlar kalıyor. Melek-anne’nin anne’si düştüğünde, melek’in de halesi eskisi gibi parıldayamıyor.

İlk romanı Eşik ile hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşan ve Yunus Nadi Roman Ödülü’nü alan Irmak Zileli, ikinci romanı Gözlerini Kaçırma‘yı tam da bu sorun temelinde kurmuş.

“Aslında kimsenin kız çocuğu doğurduğu yoktu. Doğurulan yeni bir anneydi. […] Her kadın anne doğar, deseler de korkuyorsun. Söylendiğinin aksi olmasından. Anne doğmamış olmaktan, çıbanbaşlarından.” (sf.8)

Gözlerini Kaçırma, neredeyse tüm karakterleri kadınlardan, hem de anne olan kadınlardan oluşan bir roman. Erkek karakterlere ise sadece kurgunun gerektiği ölçüde, mümkün olan en asgari düzeyde yer verilmiş.

Büyükten küçüğe -ya da geçmişten günümüze- doğru sıralarsak Kâmile, Hicran ve Didem: Bu üç kuşak kadın Didem’in rüya ile kâbus arasında salınıp duran anlatı, hatırlama ve sorgulamalarında biraraya geliyor.

Üç kadın ait oldukları kuşağın birer temsili olarak giriyor romana. Söz gelimi, neredeyse dört dörtlük bir cumhuriyet kadını olan Kâmile Hanım. Bir yandan modern değerlere bağlanıp onları içselleştiririken diğer yandan iyi bir eş, iyi bir anne olmak için kendi hayallerinden vazgeçmek zorunda kalıyor.

Benzer bir vazgeçişi kızı Hicran da yaşıyor, bireyselleşme çabasında annesinin bir adım önünde olmasına karşın o da annelik kimliğinin tüm diğer kimliklerini yutmasına seyirci kalıyor. O da önce babasının, ardından da kocasının iradesine boyun eğiyor. Ancak bu durumu annesi kadar vakur karşılayamayan Hicran, yaşamını, kendini gerçekleştirmek fırsatından yoksun insanlara has bir melankoli içinde romanlara sığınarak geçiriyor. Belki de bu romanlar ‘gerçek’ Hicran’la buluşabildiği, ona bir nebze olsun nefes aldırabildiği yegâne zaman ve mekânları yaratıyor.

Erkeklerin iktidarından-otoritesinden bağımsız bir varoluş kurgulayamayan bu kadınlar, kendi daraltılmış iktidar ilişkilerini ellerinde avuçlarında kalan tek şey -kızları- üzerinde kurmaya çabalıyorlar. Böylece bir insan, bir kadın yetiştirmektense, kendilerinin birer karbonkopyasını çıkarmaya uğraşıyorlar.

Didem’le bu kısır döngü kırılıyor. Çocukluğundan itibaren ailenin ayrıkotu olan Didem, tüm bu aile değerlerinin ve sistemin üzerine neredeyse bir bomba gibi düşüyor. Önce aile evinin dışında kendisine ait bir mekân yaratması, ardından tek gecelik bir ilişkiden hamile kalarak çocuğunu doğurmaya karar vermesiyle Didem yeni bir kadınlık modeli olarak karşımıza çıkıyor.

Erkeğin (baba-sevgili-eş) iktidar alanının-otoritesinin dışına çıkmak için büyük bir çaba gösteren Didem’in bunu ne kadar, nereye kadar başarabildiği ise tartışmaya açık bırakılmış. Çağımızın toplumsal sistemi kadına, erkeğin küresel egemenliğinin dışında bir alan bırakmıyor maalesef. Didem bu egemenliğe dirense de, bu içeriden bir direniş. Bunu en açık şekliyle romantik ilişkilerinde görebiliyoruz. Didem, tüm kendini inşa çabasına rağmen “erkeği hoşnut etme” eğilimini Kâmile ve Hicran’dan miras almış. Ancak burada önemli bir parantez açmak lazım, Didem kendini acımasıza eleştirip analiz edebilen ve bu yolla davranışlarına yön verebilen bir karakter.

Bu üç kuşak kadının haricinde varlığıyla romanın belkemiğini oluşturan Didem’in kızı Rüya ise, henüz bir bebek, bir çocuk. Romanda bir karakterden çok bir hayalet gibi Didem’in zihninde, Hicran’la ilişkilerinde, düşüncelerinde geziniyor. Didem bu hayalet sayesinde kadınlara bakışıyla, sevgi kavramıyla, öğrenilmiş annelik kalıpları ve gerçekte taşıdığı annelik duygularıyla yüzleşiyor. Bu yüzleşmeler romanın en can alıcı noktaları belki de. Zileli’nin bu bölümlerde Didem’i, Rüya’yı, hatta kendini de aşarak kadınların ortak bilinçaltından beslendiğini söyleyebiliriz.

Bildik bir masalla, büyükkanne kılığına girmiş kötü kurt’un kırmızı başlıklı kız’ı yutmak için uydurduğu yalanlarla açılan roman aynı noktada son buluyor. Yine bir aile tarihine odaklanan ilk romanında tercihini klasik kurgudan yana kullanan Irmak Zileli, ikinci romanında ise bir sarmal gibi Kâmile, Hicran ve Didem’in hayatlarında dönüşlerle ilerleyen ve başladığı noktaya vararak çemberi tamamlayan bir kurgu biçimi tercih etmiş. Didem’in hikâyesinin ikinci tekil şahısla anlatılması, metni kâh bir sayıklamaya, kâh iç konuşmaya, kâh okura seslenişe dönüştürüyor. Roman, bilinç akışına yakın bir teknikle yazılmış ve her şey anlatıcının hatırladıklarıyla sınırlı tutulmuş. Romanın gerçek mekânı ise Didem’in zihninin içi. Bu teknik, hikâyeye hizmet etse de metnin derdi olmayan her şeyi dışarıda bırakma, azami ölçüde eksiltmeye gitme olanağı sağlamış yazara.

Zileli’nin eleştiri-deneme yazılarından ve ilk romanı Eşik‘ten aşina olduğumuz ironik üslubu bu romanda da karşımıza çıkıyor. O yüzden sanıyorum ki kurgu-anlatı biçimi, temaları ve hatta dili değişse de ironinin Irmak Zileli’nin metindeki imzasına dönüşeceğini söylersek yanlış olmaz.

Melisa Ceren Hasmaden, Cumhuriyet Kitap, 24 Temmuz 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.