Hikâyesinden ve kahramanlarından önce, yalnızca bir kavram vardı aklımda. Onu bir yıl boyunca kendimle birlikte her yere götürdüm. Hayatın her ânında o kavramın varlığını hissediyordum. İster yazmayı umduğum romanın konusu deyin, ister yalnızca bir tema, ister felsefi bir dayanak noktası.

Ardından hikâye belirmeye başladı. Bir roman kahramanı çıkageldi. Sonra ötekiler… Hayatlarıyla ilgili bana bilgiler verdiler. Bir yıl daha onları, hikâyeleri ve dertleriyle birlikte taşıdım yanımda. Romanın kurgusu, nasıl ilerleyeceği, ayrıntıları belirsizdi. Sadece anlatmak istediğim meselenin felsefi, psikolojik boyutlarını tartışıyordum kendimle. Ama bir türlü ilk cümleler, ilk sahne çıkmıyordu ortaya. Kaygı ve merak bir aradaydı. Ne zaman yazmaya başlayacaktım acaba?

Kimileri bu konuda bir mühendis gibi çalışıyor olabilir. Hikâyenin ana hatlarını belirledikten sonra kurgunun başını sonunu tasarlayıp, yazı masasının başına oturanlar vardır mutlaka. Her yazarın bir yoğurt yiyişi olduğunu kim reddedebilir? Ama ben, o ilk sahneyi çağırmak yerine, ilk cümlelerin kendiliğinden gelmesi için sabretmeyi tercih ettim. Geldiklerinde de peşlerine takılıp gitmek istedim. “Metnin aklına” ve aslında dolaylı olarak da kendi sezgilerime güvenmeyi seçtim.

Hasan Ali Toptaş’ın metin yazardan akıllıdır sözünü sık sık hatırlarım. Metin daha akıllı, çünkü “yazarın bir gözü varsa, metnin binlerce gözü var” diye düşünürüm. Daha akıllı, çünkü insanlık tarihinin dehlizlerinde, birbirine dolanmış kollardan besleniyor. Kollar kolektif bilinçaltımızı oluşturuyor. Yazarın metin üzerindeki kontrolünün azalması, o bilinçaltının yazıya sızma olanağını artırıyor. Tıpkı rüyalar gibi. Nasıl ki insan uykusunda kendi üzerindeki kontrolünü ortadan kaldırabildiği için bilinçaltını yansıtan imgelerle karşılaşabiliyor, yazar da o rüya haline geçerse, yani sezgilerinin aklın önüne geçmesine izin verirse o imgeleri yakalayabiliyor.

Bütün bunların ne anlama geldiğini, şimdi, Sylvia Plath’ın günlüklerini okuduktan sonra çok daha iyi kavrıyorum. Neden mi?

“Gözlerini Kaçırma”nın meselesinin ve hikâyesinin zihnimde dönüp durduğu iki yılın sonunda ilk sahne bir gün ansızın çıkageldi. Tam da umduğum gibi. Kendi anlatıcısıyla ve sahnesiyle. Kurgu, ben bunu hiç planlamadığım, hatta üzerine bir kere bile düşünmediğim halde “Kırmızı Başlıklı Kız” masalıyla açıldı. En basit tanımıyla “anneliği tartışan” bir roman olan “Gözlerini Kaçırma”, bir annenin kızına bu masalı okuduğu sahneyle başladı. İlk sahneyi yazdım ve önümde açık duran dosyaya bir kez daha baktım. Şaşırtıcıydı ama anlamsız değildi. Daha demin kendi kalemimden çıkmış olan cümleleri başkasına aitmiş gibi süzdüm. Sonra devamında gelecek cümlelerin peşine takıldım.

“Gözlerini Kaçırma” yayınlandıktan bir ay sonra Plath’ın günlüklerini okudum. Kitabın sonlarına geldiğimde Sylvia Plath’ın “The Mummy”(Anne) isimli bir öyküsü olduğunu öğrendim. Ve Plath öyküsüyle ilgili günlüğüne şöyle yazmıştı:

“Sevgi dolu, güzel annesinin bir cadı ya da hayvan olduğunu hayal eden çocuk: Anne hayatının ilerleyen safhasında delirir, likantropi anında domuz gibi homurdanır, köpekler gibi havlar, ayılar gibi hırıldar. ‘Satranç tahtası’ terimi de aynı durumda kullanılır: çocuğu ‘kendi egotizminin satranç tahtasında’ ustalıkla kullanan sözüm ona sevgi dolu ama hırslı bir anne için. Derken yiyen anne ya da büyükanne imgesi: koca bir ağız, Kırmızı Başlıklı Kız’daki gibi (ve kurt imgesini kullandım). Bütün bunlar olabilecek en anlamlı şekilde içgüdüsel imgelerimle tamamen geçerli psikolojik analizlerimi bağdaştırıyor. Fakat ben, analistten ziyade kurbanım. Yarattığım ‘kurgu’, çocukken ve daha sonrasında hissettiklerimin yeniden yaratılmış çıplak hali, yani doğru olmalı.”

Bu satırlar, farklı zamanlarda da olsa kolektif bilinçaltının aynı dehlizlerinden geçildiğini ve kolların birbirine değdiğini göstermiyor mu?

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.