Sylvia Plath, Virginia Woolf’tan tam 50 yıl sonra, 1932’de dünyaya gelmiş. Woolf’un kendini nehrin akıntılarına bıraktığı 1941 tarihinden dokuz yıl önce. 1963 yılında henüz 30 yaşındayken de Plath son verecek hayatına. Yeryüzü üzerinde aynı anda soluk alıp verdikleri yalnızca dokuz kısa yıl var. Aynı coğrafyada bile doğmuş değiller. Woolf’un ölümünden çok sonra eline kalemi almış Sylvia Plath. Fizik kanunları içinde bir kez bile karşılaşmamış olmalarının önemi yok. Yazı, onları zamanın ve mekânın imkânsızlıklarından sıyırıp bir araya getirebiliyor. Sylvia Plath, Virginia Woolf’un “diğer bir dizi romanıyla birlikte satın aldığı”nı söylediği günlüğünü “kutsal” olarak niteliyor ve devam ediyor: “Tanrı onu kutsasın. Hayatım bir şekilde onunkine bağlıymış gibi hissediyorum. Onu seviyorum.”

Sylvia Plath’ın hissettiği o bağ, Katherine Mansfield’ın 1907 yılının ocak ayında günlüğüne yazdığı şu cümlelerde de kendini gösteriyor: “Dinliyorum, düşünüyorum, düş kuruyorum, sonunda yaşamım tek bir yaşam değil, binlerce yaşammış gibi görünüyor; ruhum geçmişin ağırlığı altında eziliyor.”

Yazarlar, yeryüzündeki hiçbir devlet sistemine dahil olmayan, aynı zaman dilimine hapsedilemeyecek, tek bir coğrafyayla sınırlanamayacak ortak bir evrenin “yurttaş”ları oluyorlar böylece. Onları buluşturan ise İngilizce, Fransızca, Türkçe, Almanca, Rusça, hangisi olursa olsun, tek bir dil. Edebiyatın dili.

Edebiyat yapıtlarını incelerken bu kanbağının izlerine rastlamak kuşkusuz mümkün. Hatta metinler arasında yapılacak bir karşılaştırma yaşanan etkileşimi nesnel olarak da ortaya koyacaktır. Ama edebiyat tarihçileri için de bulunmaz bir nimet olan, başka bir malzeme daha var elimizde: Günlükler.

Herhangi biri tarafından okunacağı hesap edilmeden, yeri geldiğinde kıskançlıkların bile itiraf edilebildiği, çağdaşı yazarların metinleri hakkında herhangi bir yayın organına giremeyecek sertlikte cümlelerin sarf edilebildiği günlükler…

Ortak Damar: Yazma Tutkusu

Bu günlüklerde, yazarların iç dünyalarında yaşadıkları çatışmaları, yazıyla kurdukları kişisel ilişkiyi, yazma itkisinin ardında neler olduğunu, eleştiriler ve övgüler karşısında tutum alışlarını, eserlerinin oluşum sürecinde nasıl bir bilişsel süreçten geçtiklerini ve kuşkusuz daha pek çok şeyi keşfetme olanağı buluyoruz. Her ne kadar bugün elimizdekiler birer basılı kitap da olsa, aslında hepsi bir zamanlar el yazısı metinlerdi. Tek başına bu bile onların özgünlüğünün göstergesi. Öte yandan her günlük, yazarları farklı olmasına rağmen birbiriyle büyük benzerlikler taşıyor. Belki de yazının başında vurguladığımız ortak evrenin parçası olmaktan gelen bir örtüşme var aralarında. Benzer kaygılar, benzer çatışmalar, benzer arzular…

Sylvia Plath, Virginia Woolf ve Katherine Mansfield’ın günlüklerindeki ortak damar, yazının onlar için anlam arayışında bir tutamak olması kuşkusuz. Sait Faik’in ülkemizde artık neredeyse anonimleşmiş olan “Yazmasaydım çıldıracaktım” sözü, üç yazarın da günlüklerinde farklı şekillerde ifadesini buluyor. Sylvia Plath, “Bedenimin hayatta kalması için ekmek ne ise, mağrur ruh sağlığım için de yazmak odur,” diyor. Virginia Woolf’un cümlesi, yazarın kendini sulara bırakarak hayatına son verdiğini düşününce içimizi ürpertiyor: “Kendimi su yüzünde tutabilmenin tek yolu çalışmak.” Katherine Mansfield’in kendi kendine sorduğu soru, öteki yazarların günlüklerini bilen biz okurları gülümsetiyor: “Başka sanatçılar da benim gibi bu zorlayıcı dürtü –hiç dinmeyen bu susuzluğu– bu doymak bilmez isteği duyuyorlar mı? Peki, Katherine, istediğin nedir senin, böylesine tutkuyla erişmek istediğin şey? Romanlar, öyküler, şiirler yazmak.”

Sancılı Satırlar

Gülümsüyoruz ve o tutkunun her bir yazarın satırlarındaki yansımalarını hatırlıyoruz. Sylvia Plath da, Virginia Woolf da, Katherine Mansfield de içlerinde “yazar olmak” isteğini yakıcı bir biçimde duyuyorlar. Üçü de bu isteği bir türlü tam da arzu ettikleri biçimde gerçekleştirememiş olduklarını söylüyorlar. Sylvia Plath durmaksızın çok az çalıştığından şikâyet ediyor. Bazen, yeterince emek vermediği için kendine kızıyor, bazen de kendi ayakları üzerinde durarak özgürce yazmasına fırsat tanımadığı için eşi şair Ted Hughes’a… Sık sık programlar yapıyor, okuma listeleri çıkarıyor, o hep yazmayı umduğu romanı için çalışma çizelgeleri oluşturuyor ama kendini her seferinde yenik hissediyor: “Yazar olmaktan başka istediğim bir şey yoktu ve yazar olamıyordum: Oturup tek bir cümle bile yazamıyordum. Korkuyla, ölümcül bir histeriyle felce uğramış gibiydim.”

Yazma konusunda duyduğu bu başarısızlık hissi yer yer öyle bir noktaya geliyor ki Plath yazıyı, kendi benliğinin bile önüne geçiriyor. Yazma tutkusunun benliğini yok edecek kadar büyük olduğunu şu satırlarından anlıyoruz: “Steno, daktilo öğreneceğim ve yazacağım ve okuyacağım ve yazacağım ve okuyacağım ve kendimle davranışlarla ilgili konuşacağım, Aldrichleri ve komşuları göreceğim ve nazik, samimi ve girişken olacağım ve hayatı neyin zenginleştirdiğini ve neyin en önemli olduğunu anlayıp öğrenmeye çalışırken kendi lanet benmerkezci benliğimi yok sayacağım.”

Kuşkusuz bu yenilgi duygusu ve karamsar hisler yerini bazen de kendisiyle daha barışık satırlara bırakıyor. Çünkü yazabilmesi için başını kaldırmaya, eyleme geçebilmesi için morale ihtiyacı var. Sylvia Plath kendini yeniden ayağa kaldıracak gücü bulurken “yaratıcılığın en büyük düşmanı kendinden şüphe duymaktır” diyerek güvenini tazeliyor.

Duygular bir inip bir yükseliyor. Bütün bir hayat boyunca iki uç nokta arasında gidip geliyor yazar. Katherine Mansfied, “Ah, bir şey yazabilsem, bir taslak yapsam, sonra da işlesem onu,” diyor, “Burası sessiz, dingin, görkemli –ağaçlar, kuşlar. Uzakta, bir ev yapımında çalışan işçilerin seslerini işitiyorum, ay çılgına çeviriyor beni. Bir şiir yaz. Hadi. Düşünceler üretmek için yanıp tutuşuyorum. Tanrı bileğine güç versin, Kathie. Evet, başaracağım. Güneş ışığı elverişli şimdi. Seviniyorum, öğleden sonra güzel olacak. Yakarıyorum sana; ne olur yazayım.”

Virginia Woolf ise yazmanın, “bir gün öylesine tanrısal bir mutluluk; ertesi gün nasıl bir bıkkınlık” getirdiğini söylüyor. Başka bir gün de şöyle diyor: “Yazmak çaba gerektiriyor: yazmak ümit kırıcı”

Dünyanın Yargısından Kurtulmak…

Ümitlerinin kırıldığı durumlarda yaşadıkları an’ı çok benzer imgelerle ifade ediyor üç yazar da. Sylvia Plath, “Şimdiye dek ne okuduysam hepsi azalıyor, buhar olup uçuyor,” dedikten sonra bunları bir araya getirip hatırlayamamaktan yakınıyor. Virginia Woolf da onun gibi, buharlaşan fikirlerden söz ediyor: “Ne yazacağını düşünmek, o kolay geliyor; ama fikir buharlaşıp gidiyor, oraya buraya kaçıyor.” Katherine Mansfield, “Yürürken, giyinirken, konuşurken, hatta tam viyolonsel çalmaya başlayacağım sırada bile beynimin içinde binlerce küçük imge dolaşıyor, sonra yitip gidiyor,” sözleriyle tarif ediyor bu anları.

Yazıya kaynaklık eden düşünceleri ellerinde avuçlarında tutamamak onları ümitsizliğe düşürürken, güç alabilecekleri bir şey olduğunun farkındalar. Ama o da öyle bir şey ki yazarın metni üzerine gölge düşürebilecek kadar tehlikeli: Övgüler.

Övgüleri hem en çok önemseyen hem de onlarla arasına mesafeler koymak için didinen yazar Virginia Woolf olsa gerek. “Yazmanın en kötü yanı, insanın övgüye çok fazla bel bağlaması,” diyor ve bir itirafta bulunuyor: “Övgü olmadan, sabah kalktığımda yazmakta zorlanıyorum.” İnsanlar yazdıklarıyla ilgilensinler, izlesinler istiyor. Artık insanları ilgilendirmediği düşüncesinin onu üzdüğünü açık yüreklilikle ifade ediyor ama bir yandan da kendini bu histen kurtarmaya çalışıyor. Tıpkı Sylvia Plath gibi… Plath öykülerini gönderdiği dergilerden gelecek yanıtları sonu gelmez bir endişeyle bekliyor. Olumsuz yanıtlar büyük bir hayalkırıklığı yaratıyor. Tek bir dergiden öykünün yayınlanmaya değer bulunduğu haberi gelse yaratıcılığın zirvesine doğru adeta kanatlanacak… Ama Plath da Woolf gibi kendini bu cendereden çıkarmak istiyor: “Günümü mahvettiği için postayı bekleyip durmamalıyım. Dünyanın yargısını düşünmeden çalış. (…) Geliştirebileceğim iyi bir bakış açım var, seyircilerin varlığını unutabilirsem eğer.”

Belki de yazan kişinin içindeki bu uzlaşmaz çelişkiler ve gerilimler olmasa bugün edebiyat tarihine kazınmış o metinler çıkmayacaktı kim bilir. Ancak öyle görünüyor ki, Plath için de, Woolf ve Mansfield için de günler yaşandıkları sırada bu pencereden görülemiyor. Araya yılların girmesi ve o metinlerin zamana direnmiş olduğunun birileri tarafından tespit edilmesi gerekiyor. Ne acıdır ki, “yazar olma” kaygı ve sancılarını duyan bu üç isim de bugün edebiyat tarihi içinde edinmiş oldukları yerden habersizler. Öyle olmasa Mansfield şu satırları yazar mıydı hiç: “Ne söylersem söyleyeyim, gerçekten bir yazar olmadığımı, ‘odamda bir masayı’ hak etmediğimi bileceğim.”

“Şimdi Boğulma Vakti”

Övgülere ihtiyaç duymak ile yergilerden etkilenmeme çabası arasındaki çatışma… Ve bu karmaşa içinde kendi yolunu bulma arzusu… “Tanrım, ben kimim?” sorusuyla yola çıkan yazarın kendi kimliğini inşa edebilmek için verdiği mücadeleye ışık tutuyor günlükler. Virginia Woolf, “Kendi sesimle bir şeyler söylemeye nasıl başlayacağımı yeni yeni (40 yaşında) keşfettim. Ve bu da beni öyle ilgilendiriyor ki övgü olmadan da yol alabilirim,” diye yazıyor günlüğüne. Okur olarak seviniyoruz, kendi sesini bulduğunun nihayet o da farkına vardı. Ama hemen sonra yeni bir eleştiri o sesi sorgulamasına neden olacak. “İçimde dur durak bilmeden arayan biri var,” diyen kişi sorgulamaktan vazgeçebilir mi?

Aramak beraberinde cesareti de getiriyor kuşkusuz. Sylvia Plath o yüzden daha gencecikken yazıveriyor günlüğüne: “Güvenli sularda fazla yüzdüm. Şimdi boğulma vakti.”

Katherine Mansfield de tam olarak bu arayış sayesinde durmaksızın sorular üretiyor ve sorular onu “kendini gerçekleştirme” eylemine kadar götürüyor: “Peki, aslında ne yazmak istiyorum ben? Kendi kendime soruyorum, eskisinden daha mı az yazarım? Yazma gereksinimi daha mı az ivedi? Bu anlatım biçimini aramak hâlâ eskisi kadar doğal mı görünüyor bana? Söz bunu sağladı mı? Anlatmaktan, anımsamaktan, kendimi gerçekleştirmekten başka bir şey istiyor muyum?”

Sylvia Plath da 15 Eylül 1957’de şu notu düşmüştü günlüğüne: “Korkuyorum. Neden mi? Tam anlamıyla yaşanmamış bir hayattan. Ne önemi var? Rüzgâr bir paravanda uğulduyor. Bu korkuyu, bu dehşeti bir romanda yoğurabilseydim – karnımda bir kurbağa oturuyor.” Tam anlamıyla yaşanmamış bir hayat karşısında duyulan o kaygı yeni değil. Ta 7 yıl öncesinde, 18 yaşındayken yazdığı satırlarda da bir soru olarak çıkmıştı karşımıza: “Benim hayatımın amacı ne ve onunla ne halt edeceğim?”

1950 yazının ilk günlerinden birinde günlükte karşımıza çıkan bu soru, Sylvia Plath’ın 30 yıllık yaşamı boyunca farklı sözcükler aracılığıyla tekrarlanıyor. Plath daha ilk gençlik yıllarından itibaren içindeki yaşam enerjisiyle onu çevreleyen sınırların çatışmasını yaşıyor. İçine sığamadığı bu dünyadan taşabilmek için yazıya dört elle sarılıyor.

“Asla istediğim bütün kitapları okuyamayacağım (…) yaşamak istediğim bütün hayatları yaşayamayacağım,” diyor bir seferinde. “Hayatımda mümkün olan zihinsel ve fiziksel tecrübelerin tüm renklerini, tonlarını ve çeşitlerini tatmak ve hissetmek istiyorum. Ve korkunç derecede sınırlıyım,” diye yakınıyor. Sınırlar ya da duvarlar yalnızca dış etkenlerden kaynaklanmıyor. Plath insan beyninin tek başına sahip olduğu ışıktan ve güçten daha fazlasını arıyor: “Yazmak istiyorum çünkü hayatın aktarımı ve izahını sağlayan yollardan birinde öne çıkma isteği duyuyorum. Yalnızca yaşamak gibi muazzam bir işle tatmin olamam. Hayata sonelerle ve sestinalarla hükmetmeli ve 60 watt’lık ampulle çalışan kafam için sözlü bir ışık kaynağı yaratmalıyım.”

Sylvia Plath’ın yazı ile hayat arasında kurduğu bu bağ, insanın aklına Virginia Woolf’un günlüklerindeki şu satırları getiriyor: “Varlığımın oluşumu hakkında bazı derin düşünceler geçti aklımdan: onun nasıl sadece yazmak yoluyla oluştuğu: yazmadığım sürece nasıl hiçbir şeyin bir bütünlük oluşturmadığı.”

Mansfield “kendini gerçekleştirmek” için yazıya sarılmış, Plath hayatı anlamlı kılmak diye çıkmıştı yola. Anlamlı kılmak ve kendini gerçekleştirmek insanı yalnızlaştırıyor. O yüzden diyor ki Sylvia Plath, “dehşet verici bir farkındalık içindeki ruhun yalnızlığı da bir o kadar korkunç ve yıkıcı.”

Virginia Woolf da nedenleri ve niçinleri çok fazla düşündüğü için şikâyet ediyor kendinden: “Bu kadar yoğun hissetmeseydim her şeyi, ne kadar kolay olurdu devam etmek.”

Günlükler onları her şeye karşı daha da farkında kılıyor belki de. Kendini sorgulamak, kendisi üzerine düşünmek, sorular sormak, cinleri şişeden çıkarıyor. Cin şişeden çıktığı andan itibaren ise geri sokmak mümkün olmuyor.

Plath, her ne kadar mutluluk formülü bulmuş gibi, “Gözü kör eden cehalet saadettir,” diye yazsa da günlüğüne, bugün edebiyat okuru biliyor ki, aşağıdaki cümleleri kurmuş bir yazar soyu, istese de kandıramaz artık kendini: “İnsan yazarken derin duygulardan yola çıkmalı, der Dostoyevski. Peki ben çıkıyor muyum? Yoksa kelimelerle bir şeyler mi uyduruyorum, o kadar çok sevdiğim kelimelerle? Hayır, sanmıyorum. Bu kitapta neredeyse çok fazla düşünce var. Hayatı ve ölümü, aklı ve deliliği vermek istiyorum; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, en yoğun haliyle. Ama belki de bunları söylerken numara yapıyorumdur.” (Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi)

“Ama belki de bunları söylerken numara yapıyorumdur,” cümlesindeki dürüstlük, Sylvia Plath’ın da kişiliğinin temel taşlarından olmalı. Evet, belki Plath fiziki varlığına kendi elleriyle son veriyor ama aynı eller onun “gerçek” varlığını tam da bu dürüstlük sayesinde inşa edebiliyor:

“Değişebilirim, yusyuvarlak bir boşluğa sığabilmek için köşelerimi törpüleyebilirim. Tanrım, umarım kendimi bu şekilde katletmek zorunda kalmam.”

Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.