Alman edebiyatında Thomas Mann’ın Buddenbrock Ailesi, bizde Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları Bir ailenin birkaç kuşak yaşam öyküsünü anlatan ve bu alanda en bilenen romanlardır. Her ikisi de ailenin hikayesini anlatırken arka planda toplumsal değişimi ve bu toplumsal değişimin aile ve ailenin bireyleri üzerine olan etkisini anlatır. Irmak Zileli’nin ikinci romanı Gözlerini Kaçırma bu iki romanla aynı sınıfa giren özelliklere sahip. O da bir ailenin üç kuşağını ve üç kuşağın birbirleriyle olan ilişkilerini anlatıyor. Ama Gözlerini Kaçırma’nın yukarıda andığım iki romandan ayrılan ve benim en azından Türkçe edebiyatta rastlamadığım iki özgün yanı var.

Bunlardan biri üç kuşağı neredeyse yalnzca kadın kahramanlar üzerinden anlatıyor olması. Kamile Hanım, onun kızı Hicran ve 35 yaşında toplumsal kuralları alt üst ederek babasız bir çocuk doğurmaya cesaret eden Didem. Erkekler neredeyse yalnızca figüran düzeyinde var oluyorlar romanda.

Romanın diğer özgün yanı kuşaklar arası ilişkiyi sosyolojik düzlemden daha ziyade psikolojik düzlemde inceliyor olması. Ve bunu da çok iyi başarıyor. Bildiğim kadarıyla psikoloji okumamış olan Zileli dersini çok iyi çalışmış. Bowlby’nin bağlanma kuramını, kuşaklararası iletişimi anlamak ve anlatmak için çok doğru kullanıyor. Yapılan piskolojik tahliller kesinlikle sırıtmıyor, kahramanların yaşantıları, anıları ve birbirleriyle olan ilişkilerinin anlatımına çok doğal bir şekilde sindirilmiş. Bu sayede okur üç kuşak kadının yaşamlarında bir zaman yolculuğuna çıkar gibi hissediyor kendini.

Roman tek bir bölümden oluşuyor ve hemen hemen hiç ara vermeden anlatılıyor. Kadın kahramanların hikayelerinin anlatımı arasındaki geçiş zaman zaman o kadar belirsiz bir şekilde gerçekleşiyor ki, dikkatsiz okur Didem’den Hicran’a, Hicran’dan Kamile Hanım’a geçişi kaçırabilir. Ama bu keskin olmayan, belirsiz geçişler, kahramandan kahramana geçerken bölümlerin bitmemesi, kuşaklararası içiçe geçmişliğin psikolojik gerçekliğini sembolize ediyor. Kendiliklerin sınırlarının belirsizliğini, annelerin kızlarının birey olmaması için ellerinden gelen gayreti göstermelerini ve kendilerinin bir uzantısı olarak kalmaları arzusunu da anlatıyor dolaylı olarak.

Didem buna isyan ediyor ve elalem ne der umursamadan babasız bir çocuk doğurmaya ve bu çocuğu baba olmadan büyütmeye cesaret ediyor. Herkesi, annesini de, arkadaşlarını da karşısına almaya cesaret ederek. Böyle bir ruhsal yalnızlık içinde, bir önceki kuşaktan kopmayı ve birey olmayı göze alarak yaşamaya cesaret etmek genç bir kadını toplumsal bir ıssızlık duygusuna sürükleyebilir onu kolayca. Bu ruhsal gelgitlerini Didem’in deneyimli bir terapist gibi analiz edebiliyor Zileli ve bunu duygu olarak okuruna da vererek kuşağının en önemli yazarlarından olduğunu kanıtlıyor.

Mizahı çok yerinde ve dozunda kullanmayı da biliyor Zileli. Didem’in ağzından günümüzün narsistik bir büyüklenmecilik içinde debelenen 30-50 yaş arası erkeklerinin cinsellikteki acemilik güven eksikliklerini öyle bir güzel hicvediyor ki bir erkek olarak yatak odanıza girilmiş gibi hissedebiliyorsunuz. Erkek okurların kendilerini sorgulamalarını sağlayacak bir başka katmanı da var yani romanın.

Bu yazının çerçevesini aşacağı için ayrıntıya girmiyorum ama Zileli’nin Türk edebiyatına da Cumhuriyet tarihine de hakimiyeti de hemen göze çarpıyor. Kamile Hanım’da, Atatürk dönemi aydın kadınlarının, kendilerinin de farkında olmadığı özel hayat tutuculuğunu Adalet Ağaoğlu’nun ilk dönem romanları kadar iyi işliyor. Üstelik çok daha az sayfada ve bence daha net ve rafine bir biçimde.

Benim için biraz  belirsiz kalan Didem’in kızı Rüya’nın başına gelenler. Bunu da ikinci okuyuşumda daha iyi anlayabilirim sanıyorum. İyi okumalar.

Alper Hasanoğlu, Tempo Kitap, Haziran 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.