On yaşındayken annem getirip bir defter koydu önüme. Bu deftere istediğim her şeyi yazabileceğimi söyledi. Kendisi zamanında günlük tutmayı çok istermiş ama ev ahalisinin mahremiyete saygısıyla ilgili ciddi kaygıları olduğu için bütün denemeler başarısızlıkla sonuçlanmış. Arkasında bir çift gözün yazdıklarını okuduğu hissinden bir türlü kurtulamamış. Benim defterim evin çeşitli yerlerinde uluorta durdu. Sekiz yıl boyunca da kapağı bir ikinci kişi tarafından açılmadı.

Günlükler özgürce yazabilmenin alıştırmasını yapmak için büyük bir şans olabilir o yüzden. İnsan, yazarken sezgilerini ve benliğini özgür bırakabilmeyi o acemi yazarlık deneyimi sırasında öğrenebilir. Çünkü belki de ikinci, üçüncü gözleri unutarak yazmak, bir cesaret, doğuştan gelen beceri işi değil de, başka türlüsünü zaten düşünmenize izin vermeyen bir alışkanlığın ürünüdür.

Fakat ben, 20. yaşıma iki kala, özgürce yazmama engel olan talihsiz bir olay sonucu günlük tutmayı bıraktım. Annemin benim için sağladığı o özgür ortama gölge düşmüştü. Uzun bir süre kalemime kilit vurdum. Sakınarak yazacağıma, hiç yazmam dedim. Ta ki bu kez okurla buluşturacağım metinler kaleme almaya soyunana dek. İlk romanım “Eşik”i yazarken de, ikinci roman “Gözlerini Kaçırma”nın oluşum sürecinde de günlükler birer ihtiyaç olarak gelip kendilerini dayattılar. İlk gençlik yıllarımda tuttuğum defterler, ailemle, arkadaşlarımla, sevgililerimle ya da öğretmenlerimle paylaşamadığım düşüncelerin silsile halinde döküldüğü ve daha önemlisi hiçbir engel tanımadan deşildiği, sorgulandığı yer olmuştu. Yetişkinlikte tuttuğum roman günlükleri de, yazacağım metin üzerine kendi kendimle konuşmanın birer aracı oldular.

Kendimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, yazarın bu defterleri, yazmak istediği romanın en sahici noktasına ulaşmakta kullanabileceği bir kazı alanıdır. Anlatacağı hikâyenin ardındaki meseleyi katman katman soyma, karşılaştığı her yeni şeyle sakınmadan yüzleşme, düşüncelerin dibindeki o ham ve en gerçek hali keşfetme, başka gözlerden uzak bir ortamda onu eline alıp inceleme olanağını barındıran bir alan. Bu alanda gerçekleştirilen keşif eylemi öyle bir eylem ki, burada kazanılan özgürlükten dönüş yok. Bana öyle geliyor ki, günlüklerde kendine karşı dürüst olan yazar, metninde de okuruna karşı dürüst, açık ve özgür olmayı başarma şansı yakalayabilir. Çünkü artık yazı yolculuğunun böyle bir güzergâhta seyretmesinin anlamını fark etmiştir. Defterleri doldururken karşılaştığı gerçekleri görmezden gelerek bir metin kaleme almasının tüm imkânlarını yitirmiştir. Önündeki seçim sakınmasız yazmak ile hiç yazmamak arasındadır.

Tabii defterlerden farklı olarak romanların yazılma deneyimi olduğu kadar, okunma deneyimi de var. İnsanlar defterlerinizi okumayacak ve sizin mahreminize burunlarını sokamayacaklardır. Oysa bir metin ancak okurla buluşturulduğu andan itibaren edebiyat metni olarak kabul edilebilir. Belki de defterler ile kitaplar arasındaki en önemli ayrım budur. Ve tam da bu yüzden ne kadar özgürleşerek ve hatta kabuklarımızdan soyunarak yazarsak yazalım, nihayetinde okurla buluşturduğumuz metin artık bizim mahremimiz değildir. Edebi başka nitelikler kazanıp günlüklerimizden farklılaştığı ve bir iç dökme olmaktan çıkıp okurla buluşturulmaya değer bir metin haline dönüştüğü için, yazarın mahremi olarak okunamaz.

Virginia Woolf’un kadın yazar için elzem gördüğü kendine ait bir odaya ben, kendine ait bir defteri de ekliyorum o yüzden. Defterler yazarın kendisine aittir evet, ama ya yapıtlar? Onlara yazarın odasına anahtar deliğinden bakar gibi bakmak okuru yanıltır, o odada yazılmıştır evet, odanın da defterin de tek sahibi yazardır. Bu durum da yapıtı özgürleştirir, o kadar ki yazarın kendisinden bile…

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2014

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.