İLK ROMAN, İLK İVME…

“Romancılarımız Arasında” başlıklı diziye 6 Aralık 2012’de başlamıştım. Bu bir yıl içinde 14 farklı haftada 16 yazardan 22 roman üzerinde durmuşum. Yılın yaklaşık dörtte birlik dilimine karşılık geliyor süre. Oysa yalnız bir yılda yayımlanan roman sayısı bunun yirmi katına ulaşıyor kabaca.

Peki romancılarımızın kayıtlarını tutmaktan vaz mı geçeceğiz? Değil elbette. Ama bu durum, sanatsal verimlerin kesinlikle güncel ölçütlerle değerlendirilemeyeceğini, sanatın zaman dışı, zaman aşırı yanının söz konusu süpürme/ süpürülme sürecinde mutlaka dikkate alınması gerektiğini ele veriyor.

Önümüzdeki yıllarda da gücüm yettiğince bu başlık altında romancılarımızı notlamaya, deyiş yerindeyse buna değgin “kayıt” tutmaya çalışacağım… Öteki haftalar romancılarımıza, romanlara hiç uğramayacağım anlamına gelmiyor elbette bu.

Diziye ilk romanlarla başlamıştım, ikinci yıla da yine buna uyan örneklerle gireyim istiyorum. Öykücü Hasan Özkılıç’ın Zahit (Can, 2012), şair, öykücü, eleştirmen Kemal Gündüzalp’in Bir Kınalı Kekliktim (Bence Kitap, 2012) adlı ilk romanlarından söz açmıştım dizide. Önümüzdeki iki haftayı bunlara ayıracağımı söyleyebilirim şimdiden… Ama yayımlanan romanlar, öyküler dur durak tanımıyor… Nitekim bunları yenice okuyup yazıya geçirirken ben, bu kez de Jale Sancak bir ilk romanla çıkagelmez mi: Fırtına Takvimi (Kırmızı Kedi, 2013). E, Jale’ye ne zaman gelecek sıra, göz atmayla yetinmeyeceksek?

Buna bakarak sormak istiyorum, gerçekten okunuyor mu “kayıt dışı” tutulmuş kitaplar, okunuyorsa ne kadar? Benim okumalarım ortada, ya başkalarınınki? Kuşku duymadığımı söyleyemem… Hani dingin/ sakin kentlerden söz ediliyor ya, buna benzer şekilde bir dingin yayıncılıkla okur yetiştirmenin önü de açılarak bu nitelikte bir yazınsal ortam oluşturulabilmeli… Sözgelimi okur kitabevine girdiğinde sistemin, zamanın, güncelin dayatmasından enikonu kurtulup okuma yılkılığında özgür bir ruhla kitap arayıp seçebilmeli. Oysa günümüzde her okur neredeyse tek bir ot yemeye yönlendiriliyor bu yılkılıkta…

“Romancılarımız Arasında” dizisinin ikinci yılındaki ilk yazıyı yine bir ilk romana ayırıyorum: Irmak Zileli’nin (d.1978) Eşik’ine… (Remzi, 2011)

İlk İvmeyle Romanda Kazanılan Yükseklik…

Irmak Zileli, romanın girişinde şöyle diyor. “… [S]azın akortlarından sarkan iplerle oynuyordu bir kız çocuğu. Her şeyin farkındaydı. Babasının gideceğini biliyordu. Dönmeyeceğini. Gidişin o gidiş olduğunu biliyordu./ Bugün de kız o kâğıtta yazılı olanların ne anlama geldiğini iyi biliyor. Anahtar sözcükleri yineliyor: ‘Varis’, ‘mülk’, ‘teslimat’.” (9) Yazarın, “kız çocuğu” dediği Eylül, “30’undan sonra” (11) yaşamını yeniden kurmaya girişiyor romanda.

Böylece okur olarak biz, daha en başta dolaylı anlatıcı Eylül’den kalkarak romanın, onun doğumundan babanın ölümüne dek geçecek zamana yayılacak örgülemeyle yapılandırılacağını önceden kestirebiliyoruz kolayca. Her sanat yapıtını böylesine düz, kaba yuvarlamayla özetleyebilmek olası elbette. Ancak yapıtı, bu özetlemenin ötesine geçiren, tek başına bütünlüklü ölçüte dönüştüren ya da ona zaman aşırı değer kazandırıp nitelik yükleyen de yine bu farklı yanı onun.

Öyleyse soru şu: Irmak, nasıl bir anlatı kurdu, bu özeti nasıl romanlaştırdı Eşik’te?

Bir sanat yapıtına değer kazandıran olgunun, ona yüklenecek estetik nitelikli bir ivme olacağı söylenebilir. Bilindiği üzere “ivme”, fizikte, “devinen bir nesnenin küçük bir zaman içinde hızında oluşan değişmenin bu zamana oranı” anlamında. Demek ki nesnenin aldığı yolda kendisine yüklenen ivmenin rolü büyük. Buna bakarak söylersek, hangi türde olursa olsun üretilen her ilk yapıt, verimleyicisi tarafından ona yüklenmiş bir ilk ivmeyle yol alıyor. O halde şöyle yalın bir kestirimde bulunabilmek olanaklı: Her ilk yapıt, verimleyicisinin ona yüklediği ilk ivme ne orandaysa ancak bu kadar yol alacaktır…

Bu çerçevede herhangi koşuda “çıkış”ın taşıdığı öneme benzer role sahip ilk romandaki ivme. Yayımladıkları ilk kitaplarından ötürü sonraki yıllarda pişmanlık duyan şair yazarlar, aslında ilk yapıtlarına kattıkları ivmenin yetersizliğini itiraf etmiş oluyor buna göre.

Gelelim biz Irmak’a… Irmak Zileli, romanında babaya anneye, onlar aracılığıyla “aynı”laşmış biçimdeki “yetiştiği çevre ile siyasal çevre”ye (190) yoğunlaşıp belli zaman aralığındaki olaylar örgüsüyle bunları ilişkilendirerek toplumsal artalana sızarken, anlatısına kazandırdığı ivme işte bu anlamda önem taşıyor. Romanın anlatımcı boyutunu ele veren yan, dolayımlı anlatıcı konumundaki Eylül’ün “tanrı romancı” tutumunda çıkıyor ortaya.

Ancak Eylül’ün, gelecekte annesi, babası olacak kişilere dönük başlangıçtaki uzun anlatıda metnin zorunluluk bağları, gereğince sıkılanamıyor. Oysa doğumla birlikte, 12 Eylül’ü izleyen süreçte Eylül, belirleyene dönüşürken anlatıda da öne çıkan omurgayı oluşturuyor. Gerçekten Eylül’ün doğrudan yer alıp karıştığı bölümcelerde anlatının rahatladığı, ötesinde açık biçemle kurulan bu anlatının romana kıvraklık da kazandırdığı görülebiliyor. Genç yazar sıralı anlatımı bir yana bırakarak giriş bölümünü, 12 Eylül sonrasının Eylül’lü bölümleri arasına yerleştirebilseymiş keşke…

İlk İvmeyle Sürdürülen Romancılık…

İlk ivme, adeta tanrısal bir edim olarak yapıta yüklenen tek bir “eylem” gibi alınmamalı. Eğer herhangi sürtünme, engelleme, çeldirme vb. olmazsa, elbette yapıt, aldığı ilk ivmeyle yol alacak, bu doğrultusunda, hızında değişme yaşanmayacaktır belki. Ne var ki “zaman”, daha ilk ağızda yapıtın önünde duran en büyük engeli oluşturuyor kuşkusuz.

Eşik’te Irmak Zileli, 1968’in delikanlıları olarak toplumsal tarihimizde öncülük üstlenen gençlere yöneliyor. Eylül’ün annesi “05.07.49” (38) doğumlu olduğuna göre, yirmilerini süren gencecik kızlar, oğlanlardır bunlar. 68’li anneler babalar kuşağının, onların o büyük direnişinin üzerinden yaklaşık kırk beş yıl sonra 2013 Gezi Direnişinin gelişiyle, daha önce yayımlanmış Eşik’in bunların tümünü sahiplenen bir açılım getirdiği görülebiliyor. Bu, romanda kavramsallaşmanın da önünü açıyor.

Bir toplumsal kavganın ortasında yer alırlarken kendilerini cendere içinde yaşamaya mahkûm eden genç insanların sanki hiç yaşamamışçasına süpürüp geçtikleri bir dış dünya bu; kendilerinin adeta hiç mi hiç yer almadığı.

Eylül, babasından geriye kalanlarla baş başa geçmişe dönerken annesiyle babasının çelimsiz, gencecik ama 68’li dikleniş yıllarından başlayan aşklarına döner. Kaldı ki onlar aile boyu örgüt insanıdırlar. Büyükbabayla anneanneden başlayıp dayıya, teyzeye, yengeye vb. uzanılır böylece.

Ne ki bu tür örneklere yaşamda rastlanmaz değil, ancak roman evreninde görece bir aile örgütü konumu sergileyebilecek bu tür nahiv bölümlerin gerçektenlik duygusunu zedeleyici yanlar taşıyacağı gözden uzak tutulmamalı. Bir seyrelti, sıçrama da yapılmayınca kimileyin küçük siyasal grup ya da hücrelerin çalışmasına dönük anlatıya kayma tehlikesiyle yüz yüze gelebilir roman.

Bunların üzerine Irmak Zileli’nin, henüz tam anlamıyla işlenmemiş bir dili olduğunu eklemek de zorunlu görünüyor. Çünkü genç yazarın sözcükler üzerinde gereğince durmadığı, bunları derinliğine yoklamadan kullandığı, sözdizimlerinde seçici, yüksek bir beğeni sergilemediği, ezgiye gereğince önem vermediği pek çok örnekte kendini gösteriyor. Ancak Eylül’ün yaş eşikleri geçişlerindeki anlatımın parmak ısırtacak bir başarı yansıttığını da eklemem gerekiyor.

Peki, bir “siyasal roman” örneği olarak alınabilir mi Eşik? Yapıt, bu kavramı birebir gösteren örnek bağlamında alınamasa da otuzunu aşmış bir genç kadının anımsayışları çerçevesinde 17 yaşına dek gelen çocukluğu, ergenliği, genç kızlığı çerçevesinde acılar içindeki bir ülkede yaşadıklarını yorumlayıp bunların içinden süzülüşüne getirilen duru bakış, yaklaşımla öne çıkıyor. Yapıtın, şefkatle korunması gereken o yaştaki bir insanın yaşadığı çalkantılı siyasal ortama kendi bakışını da yansıttığından hafife alınamayacak bir konum sergilediği ortada. Bu bağlamda bir çocuğun bakışı temelinde güne ayna tutan bir dönem romanı denebilir Eşik için.

Bir Romandan Kalkıp O Romanı Aşmak

Bir yalnızlığın dramaturgik kazısı gözüyle de bakılabilir Eşik’e. “Eşik” sözcüğü de bu olguyu pekiştiriyor zaten. Bu nedenle romana yüklenen ilk ivmenin, siyasal ya da düşünsel suçluluğa dayalı anne baba tutukluluğu, kaçaklığı, sürgünlüğü vb. nedenlerle yapayalnız bırakılan bir çocuğun, yeniyetmenin, ergenin yalnızlığına dönük işte bu dramaturgik kazı olduğu söylenebilir gönül rahatlığıyla.

Yoksunluk, yetimlik barındıran bir hüzün romanı Eşik. Hayata yönelik emeçlerinin büzüşüp kendi içine kıvrılması Eylül’ün. Çocukları sevmeyiş bir yana birer düşman gören anlayış sahipleri Eylül’ü de kendi figüranlarına dönüştürmek için çabalıyor. Buna, anne babanın yetersiz kalan şefkatini, Eylül’ün yaşadığı ortada bırakılmışlık duygusunu eklemek de olası elbette.

Irmak Zileli, 12 Eylül’le birlikte küçük Eylül’ün önemli bir roman kişisine dönüşmesiyle romanı uçurmayı başarıyor. Bu yönde çocukların yer aldığı başarılı anlatılar, yapıtlar yok değil. Eşik’i ötekilerden farklı kılan, diğerleri gibi yetişkinlerin bakışıyla anlatılmayışı. 1980’lerden 90’lara geçilen süreçte Eylül’ün çevresinde olup bitenleri anlamaya çalışması, kendi yaşamını yeniden kurmaya girişmesi, yazarın bu ilk romanına yüklediği ivmede önemli rol oynuyor böylece…

Ama Irmak Zileli’nin Eşik’teki asıl başarısının, bu ilk yapıtta söylemek ya da yapmak istediklerinden vazgeçmeyip bu bağlamda kazıyı sürdürüşünde, buna yönelik gösterdiği iştahta, sonuçta ilk romanını yazarken daha, bundan sonra kaleme alabileceği yeni romanı için de bunu aşmaya dönük kazıya yönelme girişiminde kendini gösteriyor bence.

Yazarın Eşik’i, yalınkat bir yaşamöyküsü romanı yapmaktan özenle kaçınarak sisler içindeki o dönemi çağırıp buğulu, tıpkı roman karakteri Eylül’ün adına sinmiş hüzün yumağı halinde yeniden kurması, artalan yaratmadaki başarısı üzerinde övgüyle durulmalı kanımca.

Bu ilk romanla da olsa demek ki artık yeni bir yazarımız, ileri giderek söyleyeyim yeni bir romancımız var: Irmak Zileli…

Okuduğunuzda sevdiğinizi göreceksiniz…

M. Sadık Aslankara, Cumhuriyet Kitap Eki, 5 Aralık 2013

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.