“Şimdi iletişim hamburgerse, 80’lerde patlıcan musakkaydı”

 Bugün Seksenler dizisinin Ahmet’i Şoray Uzun’u 90’lı yılların televizyon izleyicisi Kaygısızlar dizisinden bilir. Kültigin tiplemesiyle akıllara kazınmış olan Uzun’un televizyon yolculuğu dizilerle de sınırlı değil. Uzun, program sunuculuğu da yaptı, habercilik de. İletişim mezunu olan Şoray Uzun’la sohbetimiz hem bir dönem, hem dizi olarak 80’lerden açıldı, bir türlü de kapanmadı. Belki ülkecek 80’lerin travmasını atlatamadığımızdan, belki de o yılların insan ilişkilerine ve değerlerine duyulan özlemden… Bugünün iletişimsizlik ortamından dem vururken 80’lerde “140 karakterle sınırlandırılmış iletişim değil de, saatlerin yetmediği diyaloglar”ımız olduğunu söylemişti Şoray Uzun. Bizimki de işte o tür sohbetlerden oldu…

80’ler sizin için ne ifade ediyor. Diziden bağımsız olarak, 80’lerin sizdeki çağrışımı nedir?

80’ler samimiyet çağrıştırıyor bende, komşuluk çağrıştırıyor. “fast food” değil de, lezzet dolu yemek. Tadını çıkara çıkara flört etmek ya da aşk yaşamak. Mesaj atmak değil de, şiir yazmak. 140 karakterle sınırlandırılmış iletişim değil de, saatlerin yetmediği diyaloglar. Biraz sohbet biraz sanki daha güzel, daha kaliteli, daha bol zaman geliyor. 80’lerde 24 saattik de, şimdi 8 saatiz gibi geliyor bana. Teknoloji ile beraber hayat da biraz fast oldu. Hızlı yaşanıyor, hızlı tüketiliyor. 80’ler deyince siyasi anlamda söylemiyorum, dinginlik hissettiriyor bana.

Söylediğiniz şeyler hep iletişimin zayıfladığına vurgu. Bugün içinde olduğumuz çağ içinse iletişim çağı deniliyor. Bu bir ironi midir?

O da ayrı bir paradoks. İletişim çağında iletişim halinde değiliz. Sadece araçlar çoğaldı. Globalleştik ya, dünya artık entegre oldu ya birbirine, büyük bir köy ya artık, iletişim araçları, teknolojisi çok gelişti ama iletişim kurduğumuz insan sayısı azaldı. 50 bin kişiyle tweetleşebiliyorsunuz fakat, gerçek hayatınızda diyalog kurduğunuz insan sayısı 10 değil, 1-2. 80’lerde 20’ydi bu sayı. İletişim sanallaştı. Şimdiki iletişim biraz hamburger, 80’lerdeki iletişim patlıcan musakka gibi.

Sanallaşarak azaldı belki…

Evet, azaldı. Mekanikleşti, cihazlaştı. Bana komik geliyordu 1985’te “kalabalıklar arasında yalnızlık” deyimi. Bunun anlamını bilmezdim. Onu öğrendik bugün. İthal bir sözdü. Meğer İsveç, İsviçre, Norveç, Finlandiya, Almanya, bunlar zaten öyleymiş. Biz biraz daha geriden onları takip etmişiz.

Seksenler dizisinin dokunduğu yerler biraz da buralar mı? Çünkü bir dönem  dizisi olmakla birlikte alışkın olduklarımız kadar dramatik olaylara odaklı değil sanki.

Sadece iletişim kısmına dokunmuyor Seksenler dizisi. Politik kısmı da var. Daha doğrusu her olgudan bir tutam var bizde. Sırf aşk yok, sırf politika yok. İlk bölümde en çok ilgi çeken 80’lere ait objelerdi. Merdaneli çamaşır makinesi mesela. Dönemin müzikleri, kıyafetleri… Sosyal hayat da var, esnaf kısmı da var. Dizinin diğerlerinden şöyle bir farkı olabilir, çok büyük iddialarla ortaya çıkmış, iddialı olayları anlatan bir konsepti yok. İddialı sözleri çok sıradan olayların etrafında örüyor ya da küçük insanların hikâyesini anlatarak aktarıyor. Biraz gerçekçi. Çok hero bir durum yok ortada. Biraz Bisiklet Hırsızları tadı var gibi, abartmış olmayayım ama…

Sizin meslek yaşamınıza baktığımızda Seksenler dizisi hiç aykırı durmuyor. Genel olarak böyle küçük hikâyeler etrafında dönen dizilerde rol aldınız…

O biraz mesleğe başladığım yıllardan itibaren Birol Güven’le çalışıyor olmamdan kaynaklanıyor. Bu da bir Birol Güven projesi. Senarist olarak da çalıştık, senarist-oyuncu olarak çalıştık, şimdi yapımcı-oyuncu olarak beraberiz, Mint’in dizi geleneği ve benim hasbelkader içinde yer aldığım dizilerin konseptleri bir şekilde örtüştü. Ben biraz Kafka değil de Patrick Süskind seviyorum galiba. Dostoyevski’nin karakterleri ilgimi çeker ama ben biraz Oğuz Atay’cıyım aslında. New York Times’tan haberimiz var ama Cumhuriyet gazetesi daha lezzetli geliyor. Bir de çok iddialı çıkışların, büyük lafların altı genelde boştur. Mustafa Kemal hareket orduları komutanıydı Cumhuriyet’i kurdu. Onun askeri idarede sınıftaki kim bilir ne büyük laflar eden adamlar vardı ama o başardı. 1980’lerde 12 Eylül’ü hazırlayan süreçte gençler onlara bir yerleri bombalamaları için verilen el bombasını kimin verdiğini bilmiyordu. Ya da atma gerekçeleri başkaydı, memleketi kurtarmaktı. O bombayı temin edenlerin derdi memleketi kurtarmak isteyen gençleri kullanarak memleketi karıştırmaktı. Bugün senaryo devam ediyor oyuncular farklı. Artık oyuncuların da bu kadar salak olmaması lazım. Hep aynı senaryo oynanmaz ki canım! Solcular sağcılar gidiyor, Kürtler Türkler geliyor, onlar gidiyor Aleviler Sünniler geliyor. Bu kadar dandik bir senaryoyu oynamaya meraklı bu kadar oyuncu bulmalarına sinirleniyorum.

Belki bugün her ne şekilde olursa olsun senaryo yazarının dediğinin olacağına inandırılıyoruz…

Yoo onurla ilgisi var bunun biraz. Yani Yahya Çavuş şehitliğinde yatan 74 Tıbbiyeliden daha zor durumda değiliz ki biz. Kimse Neme Hatun’dan daha zor durumda değil ki, Kara Fatma’dan daha zor durumda değil ki, Ruslar kocasını öldürmüş, kadın gencecik yaşta dul kalmış, belki hayatında ilk kez mavzer görüyor, hiçbirimiz ondan daha zor durumda değiliz ki. Onlardan daha onursuzuz sadece.

Kaybedecek şeyler çoğaldı.

Ama işte kaybedecek şey nedir ki, bir tane araba mıdır? Ne olacak ki? Benim aklımın ermeye başladığı zamanlarda yaşını başını almış adamların ülküleri vardı, hayalleri vardı. Bu hayallerin içinde iyi bir araba, site içerisinde bir ev, saunalı bir banyo yoktu mesela. Ayaklarını sıkan Sümerbank ayakkabıları vardı, bu Uğur Mumcu’ya ait bir saptama. Pahalı insanlardı onlar. Hayatımıza para girdikçe her şeyin fiyatı olmaya başladı. Özdemir Erdoğan haklı, paranın ne önemi var mühim olan insanlık dönemi bitti. Parayı elde etme raconu da bozuldu. Tek dert bir an önce sınıf atlamak. Nasıl atlandığı çok önemli değil. Bu uğurda kaybedilecek olan onur bir kayıp olarak görülmüyor. Sekiz kez Umre’ye gittin. Aklandın mı? Kocasından dayak yiyen kadınlar, ailesi tarafından kesilen kızların olduğu bir toplumda bununla hava atman, hatta bunun sayısının fazla olması yanlış. Necip Türk milleti! Amcası bir kızı herhangi bir gerekçeyle göl kenarında boğuyorsa, ona tecavüz eden dayı çocuklarına mahkeme bir şey yapmıyorsa necip bir milletten falan söz edemeyiz. Yüzleşmemiz gerek kendimizle. Hamasi nutukları bırakalım artık. 80’ler bu anlamda biraz ayna tutabilir.

İletişim mezunusunuz. Bugünkü medyayı nasıl görüyorsunuz?

Okulda bize kalemini kır ama satma dediler. Ben kalemi kırdıkça aç kaldım. Kalemini satan arkadaşlar lüks arabalarla hava attılar bana. Saygı da gördüler. Ben iyi haber peşinde koşarken şefe çay götüren adamların yükseldiğini gördüm. Sektör değiştirme sebebim o aslında. Bu işte torpil yok. Kimin amcasının oğlu olursan ol, istersen cumhurbaşkanının en yakını ol, yeteneğin yoksa sporda ve sanatta senden bir şey olmuyor. Popüler olabilirsin, daha fazla para kazanabilirsin.

Oyunculuğun çekici gelen başka tarafları da vardır ama mutlaka değil mi?

Tabii. Yaşayamadığınız hayatları yaşıyorsunuz bir kere. Ben Ahmet değilim, asla Gülden’in peşinde koştuğum gibi kimsenin peşinden koşmadım. Ama böyle koşarmış gibi yapmak hoşuma gidiyor, o duyguyu biraz veriyor. Pilot olmak isterdim, Barışta Savaşanlar’da F16 pilotunu oynadım. Hayatımın 4,5 ayı bir askeri üsste geçti, şimdi gitsem giremem içeri. Günün birinde inşallah dürüst bir gazeteciyi oynarsam…

Zaten günümüzde meslek seçimleri de değişti herhalde değil mi?

Herkes oğlunu doktor mühendis yapmak isterdi, baktılar ki bu mühendisler çevre bilinci olmayan, üniversite bitirmemiş, insanları mutlu etmek isteyen mütahhitlerin emrinde çalışıyor. Mühendisle aşık atamayacak adamlar, bir mühendisin aylarını verdiği projeyi bu değil, bu hiç değil diye kenara atıyorlar. Attığı herhangi bir projenin içerisindeki herhangi bir statik hesabı yapamayacak bir adam o projelerin tamamını birden elinin tersiyle itebiliyor paranın verdiği güçle. Sen oğluna nasıl diyeceksin ki, en iyi teknik okula gir mühendis ol! Çocuğuna nasıl doktor ol, diyebilirsin ki? Yavrum 35 yaşına kadar hayatından vazgeç, doktor ol, sonra bir tane sağlık bakanı gelsin muayenehaneyi yasaklasın! 7 bin lira maaşla çalış! Ben bir çocuğa 7 bin lira maaş uğruna 35 yaşına kadar bütün hayatını ertele diyemem ki. Arda’nın bu kadar popüler olmasının başka bir izahı yok ki. Arda alıyor 3,5 milyon avro. Ne önemi var hangi okula gitmiş, hangi kitabı okumuş… Sen ne arabasına biniyorsun, nerede oturuyorsun, sevgililer gününde kıza ne alabiliyorsun? Geçer akçe bu. Ama herkes de bunalımda. Arkadaşlık da kalmadığı için saati 300-350 liradan psikiyatriste gidiyorsun, para karşılığı seni dinliyor. Tabii mutsuz olacaksın, seni ücretsiz dinleyen kimse yok ki. Bir saat sonra tahammül edecek kimse yok hayatında. Yüzde 90’ı müslüman olan bir topluma yakışmayacak bir arsızlığımız var, bunu anlamıyorum sadece. Dünyanın yarısı senin olsa ne olacak? Clint Eastwood 90’ına merdiven dayadı film yapıyor, bundan 20 sene sonra da bizim o filmden bir çıkarımız olacak. Akira Kurusowa’nın Ağustosta Rapsodi’sini seyrederseniz hayatınıza bir şey açar. Beethoven Ayışığı Sonatı’nı yapar sizi ağlatır, âşık eder. Senin kazandığın paradan bana ne.

Dizi ve sinema filminde oynadınız, oynuyorsunuz… Tiyatro neden yok?

Ben tiyatroyla başladım bu işe. Ama unutuldu tabii. Ben bu mesleğe başladığımda tek kanal vardı. Her kanalda iki dizi furyası yoktu. Dediler ki toplum böyle istiyor. Toplumun ilgisi çekecek şey bellidir. Bir yerde kavga varsa herkesin ilgisini çeker. Bir yerde trafik kazası varsa, vahşet varsa ilgisini çeker. Bir yerde yırtmaç varsa bütün erkeklerin ilgisini çeker. Şiddet, cinsellik, sıradışılık ilgi çeker. İlgi çekecek şey belli. Bir dizide bir adam 100 küsur kişiyi öldürüyor ve hayatına devam ediyor. Yargılanma, enselenme falan olmuyor. Gerçek hayatta böyle bir şey yok. 16-17 yaşındaki gençler ne güzel adam öldürüyorsun abi diyorlar. Özel televizyon kanalları bu kadar fazla değilken, sanatsal faaliyetler vardı. Bir de bizim yerli yazarlarımız vardı. Haldun Taner’imiz vardı, Sadık Şendil’imiz vardı. Ferhan Şensoy var, Yılmaz Erdoğan var. Keşanlı Ali vardı kahramanlarımız. Sonra onlar gitti yerini vodviller aldı bu Avrupa işi. Yabancı sanat akımına hayır mı? Tabii ki değil. Shakespeare’in yeri ayrı. Kendi adıma söylüyorum Haldun Taner’i ben tercih ediyorum. Refik Erduran, Necati Cumalı, Orhan Veli’nin yeri başka. Bu saydıklarımın yüzde 90’ı hayatta değil ve onların yerine koyabileceğimiz kimseler yok. Tiyatro, bugün oyuncu arkadaşlarımızın tırnak içinde uyuzunu kaşıdıkları yer oldu. Bir hayat biçimi değil artık. Sırf tiyatroyla hayatını idame ettirmeye eyvallah diyecek arkadaşlarımız yok. Diziden biraz yolumu bulayım, bir iki iş yapayım, reklam meklam, ben önce şu arabayı bir karizma yapayım ondan sonra gider Kafka da oynarız, Harold Pinter da. Bu işin gönüllüleri var mıdır? Vardır. Hiçbir zaman da yok olmazlar ama işte yüzde 5, yüzde 10. Allah onlara zihin açıklığı versin, bol seyirci versin.

 

CBRL Dergisi, Mart 2013

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.