“Bir arkadaşımın deyimiyle, ‘hayat arsızı’yım ben…”

Haldun Dormen’le söyleşimizin fonunda hiç dinmeyen bir klasik müzik vardı. Dormen’in müzik tutkunu olduğunu ama özellikle de klasik müzik tutkunu olduğunu onunla bir şekilde temas etmiş herkes bilir. Fakat söyleşimizin bant çözümünü yaparken fark ettim ki, Dormen’in kişisel zevki olmaktan öte, onun karakteri, hayata bakışı ve iç dünyasıyla da uyum sağlıyor klasik müzik.

Tiyatro ustası Haldun Dormen, kendini bir oyuncu olmaktan çok öncelikle yönetmen ve eğitmen olarak tarif ediyor. Çünkü onun yaşam felsefesinde edindiği her türlü deneyim ve bilgiyi paylaşmak var. Bu paylaşım herhangi bir kibir barındırmıyor, adeta öğretirken öğrendiğinin farkında olan bir sanatçının duygusuyla gerçekleşiyor.

Haldun Dormen, tevazusunu, içtenliğini ve sakinliğini de buna borçlu galiba. Diyorum ya, tıpkı bir klasik müzik gibi, inişleri çıkışları olan ama öte yandan usul usul akan. Bu akış sırasında sizin zihninizdeki taşları da küçük hareketlerle yerinden oynatıveren.

Dormen’le tiyatro yaşamını, sanata bakışını ve daha yapmayı istediklerini konuştuk…

 

 

Nevra Serezli’yle röportajımızda sizden çok bahsetmişti. Sizden çok şey öğrendiğini anlatmıştı. Kendisi ve kendisinden sonraki kuşaklar için sizin gerçek anlamda bir öğretmen olduğunuzu söyledi. Öğrencilerinize, genç tiyatroculara sürekli kitap önerirmişsiniz. Onların entelektüel olması için çabalarmışsınız. Bir tiyatrocunun entelektüel olması neden önemlidir sizce?

 

Bir tiyatrocunun entelektüel olması önemli ama bence herkeste biraz genel kültür olmalı. Türkiye’nin en büyük eksiklerinden biri bu. İnsanların genel kültürünün bu denli zayıf olması beni çok üzüyor. Çünkü insanların hayattan daha büyük tat alabilmesi için genel kültüre ihtiyaçları var. Ben genç arkadaşlarıma klasik müziği zorla dinletiyorum ve birçoğu da klasik müzik meraklısı oldu. Yalnız klasik müzik değil, ben pop da severim. Yalnız arabesk dinleyip, yalnız pop dinleyip öteki taraflara kapıları kapatanlara üzülüyorum. Çünkü o kadar büyük bir zenginlik ki onlar da. Dostoyevski’yi okumamış bir insan, Tolstoy’dan haberi olmayan bir genç benim için çok eksiktir. Ya da resim… Resim yapması gerekmiyor, ben bir tek çizgi çizemem, ama resme bakmaktan büyük zevk alıyorum. Anlar mıyım? Kendime göre bir şeyler alıyorum onlardan.

 

Kitap okumayan birisi için hayat kendi deneyimledikleriyle sınırlı. Tolstoy, Dostoyevski okuduğunuz vakit dünyanın ötek iucundaki insanların dünyasına da girme olanağı buluyorsunuz.

 

Zenginleşiyorsunuz, ruhunuz ve karakteriniz zenginleşiyor, dünyayı görüş açınız değişiyor. Mesela ben şimdi tiyatro dersi vermeye devam ediyorum. 20-25 tane talebem var bir okulda. Çoğu öğrencim tiyatro dersine geliyor ama Muhsin Ertuğrul’un adını duymamışlar. Olacak iş değil! Acıklı bir şey. Türkiye açısından acıklı. Çocukların kabahati değil, onlara ders verenlerin, eğitim sistemimizin eksikliğinden…

 

Kendi topraklarında yetişen tiyatroculara karşı bir küçümseme, bir ilgisizlik mi var?

 

Bence bu sadece tiyatroculara karşı bir ilgisizlik değil. Yazar da bilmiyorlar. Yaşar Kemal’i tanımayan gençler var. Lüküs Hayat’ı biliyorlar, Cemal Reşit Rey’in yazdığını bilmiyorlar. Cemal Reşit Rey bir efsaneydi, herkesin bilmesi gerek.

 

Siz onlara bunları tanıttığınızda sonuç alıyor musunuz?

Alıyorum, bazıları merakla takip ediyor, daha derine gidiyor, bazıları da kulaklarında bir şey kalıyor, o kadar. Daha ileri gitmek istemeyen de oluyor.

 

Bir röportajınızda tiyatrocu olmadım, tiyatrocu doğdum diyorsunuz.

 

Ben de bir açıklamasını yapamıyorum. Sanata çok meraklı bir aileydi benim ailem ama hiç sanatçı yoktu. Babam başarılı bir iş adamıydı. Annem az piyano çalan lise mezunu bir ev hanımıydı. Büyükannem bir Osmanlı kadınıydı, büyükbabam bir Osmanlı paşasıydı. Öbür tarafta babamın ailesi Kıbrıslı bir aileydi. Ben haktkaten başka bir şey hatırlamıyorum, böyle doğdum. Tiyatroyla, dansla, şarkıyla doğdum sanki.

 

Bu sizin açınızdan böyle ama sizce tiyatrocu doğulur mu, tiyatrocu olunur mu?

 

Tiyatrocu olunur tabii. Benim gibi tiyatrocu doğanlar da var, gözünü açar açmaz başka bir şey olmak istemeyenler de var.

 

İçeriden gelen bir yetenek var ama…

 

Yetenekten daha ziyade azim, istek. Herkes yetenekli görünmeyebilir, yeteneği sonradan ortaya çıkıyor, kendi de farkında olmuyor. Bence buna en iyi örnek Nisa Serezli’dir. Büyük bir sanatçıydı. İlk başta biz onu Metin Serezli’nin eşi olduğu için sahneye çıkartıyorduk. Sonra bir baktık büyük yetenek. O zamandan beri ben kimseye yeteneksizsin demiyorum.

 

Görünemeyen bir şey var, sizin bile görmediğiniz… O nasıl bir itkiyle ortaya çıkıyor sizce?

 

Yeni talebelerimde en çok önem verdiğim şey güven. Güven kazanmalarını sağlamaya çalışıyorum. Hepsine şarkı söyletiyorum. Bazısı mutfakta bile, banyoda bile şarkı söylememiş. Onlara şarkı söyletiyorum. Artık sesim belki çok güzel değil ama şarkı söyleyebiliyorum diyorlar.

 

Belki de yetenek bastırılıyor.

 

Doğru, belki kendi kendilerine bastırıyorlar.

 

Tiyatro eğitimi çok gelişti. Neredeyse her üniversitenin bir konservatuvarı olacak… Bunda dizilerin payı ne kadar?

 

Çok! Birçoğu dizilerden para kazanmak için tiyatro bölümüne giriyor ama bazıları da gerçekten tiyatrocu olmak istiyor.

 

Dizilerin de katkısı var herhalde değil mi tiyatroya?

 

Eskisi gibi değil, dizilerden oyuncu yetişmekten çok, diziciler tiyatrocuları tercih ediyor artık. Yeni gelmiş biriyle çalışınca belki aynı sahneyi yirmi kez çekmek zorunda kalıyor ama tiyatro bölümünde okumuş biri hemen kapıyor. Bütün büyük roller tiyatrocular tarafından oynanıyor, Halit Ergenç olsun, Bergüzar olsun…Özgü Namal olsun…

 

Sinema oyunculuğu eğitimine nasıl bakıyorsunuz?

 

Bir oyuncuysanız sinema da yaparsınız, tiyatro da. Ayrıca bir sinema oyunculuğu eğitimine gerek olduğunu sanmıyorum. Ama sinema oyuncusunun tiyatro oynaması zor. Orada sesini duyurmak, diksiyon önem kazanıyor. Sinemada rejisör çok önemli. Sizi çekiyor sonra istediği gibi montajlıyor. Tiyatroda yönetmenin işi bittikten sonra oyuncu halkla karşı karşıya kalıyor. Benim çok beğendiğim ber Arnavut genci var Kayıp Şehir dizisinde oynuyor galiba, çok iyi oynuyor ama bildiğim kadarıyla dublajla oynuyor. İşte tiyatroda o gencin şansı yok.

 

Yönetmenlik yapmayı düşünmüşsünüz ama sonra oyunculuk ağır basmış.

 

Yok, ben hep yönetmendim. Benim için önemli olan hep yönetmenlik ve öğretmenlikti. Tiyatro oyunculuğu da tiyatronun bir parçası ama benim için oyunculuk arka plandadır. Alkışı herkes sever, ben de severim ama diğer ikisi hep daha önemli oldu benim için. Benim hayattaki tek gayem bildiklerimi paylaşmak oldu. Arkadaşça paylaşmaya çalışıyorum bildiklerimi.

 

Türkiye’de tiyatroculuk yapmak istemişsiniz. Amerika’da kalma şansınız olduğu halde ülkeye dönmüşsünüz.. Neden?

 

Hep Türkiye’ye dönmek ve Türkiye’de bir şeyler yapmak istedim hep. Çok sıkıntılarım oldu, hâlâ da oluyor ama yine de iyi ki geldim diyorum. Türklüğümle hep gurur duydum ben. Türklerin bir şey yapması gerektiğini düşündüm hep, Atatürk’ün izinde yürümeyi istedim.

 

Türk tiyatrosunda oyun yazarlığı yok deniliyor.

 

Yok diye bir şey yok. 60’lı yıllarda vardı. Turgut Özakman, Refik Erduran’lar, Güngör Dilmen’ler… Saymakla bitmez. Şimdi de genç alternatif tiyatroların açılmasıyla genç ve parlak yazarlar çıkmaya başladı. Bazı oyunları gördüğüm zaman şaşırıyorum.

 

Tiyatro ölür mü?

 

Bu hep soruluyor, tiyatro ölmez. 3 bin yıllık bir sanat ve ölmez.

 

Neden sürekli olarak çeşitli sanat dallarının ölmekte olduğu söylenilor. Roman için de söylendiği oldu bunun.

 

Entellerin bar köşelerinde kullandığı laflar bunlar. Türklerin bir özelliği var, maalesef her şeyi kötü tarafından görmek… Olmaz ki, yapamazlar ki… Film daha ortada yoktur, o film tutmaz derler. Bunlar bence bir şey olmak isteyip olamayanların hezeyanları.

 

Sanatçı siyasetçi ilişkisinde hangi taraftadır liderlik sizce?

 

Ben hiçbir zaman siyasetle ilgilenmedim ama ister istemez yaptığımız oyunlar siyasete giriyor. Birçok ünlü şair, yazar susturuldu. Shakespeare bile bazı şeyleri zor çıkarttı. Sanatçı ne kadar susturulsa da içinden geleni yapıyor, başka bir şey yapması imkan yok. Yalakalık yapmasına imkan yok, eğer doğru bir sanatçıysa.

 

Sokak Kızı İrma’ya Türkiye’nin ilk müzikali deniliyor ama siz itiraz ediyorsunuz…

 

Tabii, Cemal Reşit Rey’in Lüküs Hayat’ını ne yapacağız o zaman. Hatta ondan da önce, Ayşem’i yazan Muhlis Sabahattin Ezgi… Maalesef unutulan bir sanatçı. Hattabiz Esin Engin’le onun şarkılarından bir konser düzenlemeyi düşünüyorduk, ömrü vefa etmedi. Benimki ilk Batılı müzikal belki. İlk müzikal demek büyük bestecilere, büyük yazarlara haksızlık oluyor.

 

Vefalısınız…

 

Bilmem. Bu beni biraz üzüyor sadece. Cemal Reşit Rey’le dostluk yaptım son yıllarında.

 

Sokak Kızı İrma gibi bir müzikal Türk izleyiciyle nasıl oldu da buluştu? Bir yandan bizim ahlaki normlarımız açısından bakınca hayli aykırı bir oyun.

 

O sıralar Betül’le evliydik, Paris’te ufacık bir tiyatroda izledim ben ilk kez bu oyunu. Ve o an bu oyunu Türkiye’de yapmalıyım dedim. İmkansızlıklarla çarpışarak getirdik Türkiye’ye. Gülriz’in oynaması belki etkili oldu. Bir de sempatik bir tarafı var aslında. Gaziantep’ten çok sevdiğim dostum Gaziantep’e çağırdı bizi. Yahu dedim, bir fahişenin hikâyesi bu, nasıl olacak? Gittik, kıyametler koptu! Arabam havaya kaldırıldı! O kadar büyük olay oldu. Bilmiyorum, belki hikâyenin tatlılığından, bizim oynamamızın sempatikliğinden… Ben şimdi onu yeniden yazdım, Türkiye’ye getirdim, Asmalimescit’te geçen bir hikaye halene getirdim. Aynı müzikleri kullanacağım ama birkaç alaturka saz ekleyeceğim. İnşallah yaparız, bakalım…

 

Vodvil deyince Türkiye’de sizin isminiz mutlaka geçiyor…

 

Vodvil kelimesine ben karşıyım aslında. Vodvil’in asıl anlamı gazino. Bir assolist oluyor, dansçılar oluyor vs. İngilizler “fars”ı kullanıyor. Ben de hep fars dedim. Fars tiyatroda çok zor bir şey. Shakespeare’in oyunlarında öyle güzel laflar vardır ki sizi oyalar, kötü de oynasanız oyalar. Ama farsta kötü oynarsanız rezil olursunuz. Ben ilk geldiğim zaman, fars oynuyorum diye küçümseyenler çok oldu. Ama şimdi devlet tiyatrolarında herkes fars oynamak istiyor. Şimdi bütün sanatçılar bana fars yap, oynayayım diyor. Çünkü seyirciyi güldürmek aslında zor bir şey. Onu başarırsan büyük bir komediyen oluyorsun.

 

Oyun da çevriyorsunuz…

 

Oyun da yazıyorum. On iki tane müzikal oyunum var. Sekiz tanesi oynandı, dört tanesi daha oynanmadı. Hisseli Harikalar’la başladı. Çeviriyi Amerika’dan geldiğim yıllarda başladım. Şimdi dönüp bakıyorum, 60’lı yıllarda yaptığım çeviriler bayağı eski kalıyor. Ben de yeni Türkçeci olduğum için… “Mesela” kelimesini kullanmakta bir sakınca yok tabii, ama “bilahare”yi kullanmak istemiyorum. Reji yapan, oyun yazan, çeviri yapan insanın mutlaka aktörlükten geçmesi lazım. İyi bir aktör olması şart değil ama ordan geçmesi yazım. Bir yönetmen aktörün problemini anlaması için oynamış olması gerekir. Ben bu kıyafetten çok rahatsızım! Niye rahatsızsın efendim der. Oysa bilir ki, hakkaten bir kıyafetten rahatsızsa aktör, oyun çıkaramaz. Çevirmenin de sahne dilini kullanabilmesi için aktörlükten geçmesi büyük yarar sağlar.

 

Sosyal sorumluluk duygunuz da yüksek…

İki üç yıl önce bir ilaç firması MS hastalığı ile ilgili bir proje sundu. Bu hastalığı hiç bilmiyordum. Bir oyun yapmamı istediler benden. Önce hiç bilmediğim için çekimser davrandım, ısrar ettiler, bir araştırma yaptım. MS’lilerle konuştum, doktorlarla konuştum ve anladım ki ille ölünmüyor ve bu hastalara ümit vermek gerek. Bir oyun yazdım, çok da güzel bir kadro yaptık, Ayça Varlıer, Göksel Kortay, Nuri Gökaşan oynadı. Bir saat on dakikalık bir oyun yaptık. Firma çeşitli yerlere götürdü oyunu ve MS’lileri davet etti. Oyunun sonunda sahneye çıkıyordum, ben de MS’lileri sahneye davet ediyordum. İnanmayacaksınız, 60-70 MS’li çıkıyor, en aşağı 20 kişi… Son şarkıyı söylüyor ve hep birlikte dans ediyoruz sonunda. Bu benim hayatımda yaptığım en iyi şey oldu. MS hastalığı geçirmiş, ama önemli bir şirketin müdürü pek çok insan gördüm. Bu hastalığın en önemli dayanağı moral…

 

CBRL Dergisi, Mart 2013

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.