Ahmet Altan’ın yeni romanı “Son Oyun”un piyasaya çıktığı tarihle neredeyse eşzamanlı olarak, Yasemin Çongar’ın T24’te bir yazısı yayınlandı. Yazıdaki methiye dozu önemli değil, bu “eleştiri” ortamına alışkınız. Fakat alışmayı reddetmemiz gereken bir şey var, bilgi dezenformasyonu. Çongar bu yazısında, güncel politik arenadaki alışkanlığını edebiyata da sıçratıyor ve Altan’ın bestseller’ını felsefi roman olarak lanse etme görevini icra etmek için kolları sıvıyor. Dahası hızını alamayıp Ahmet Altan’ın lezzeti ve katmanlarıyla Camus’yü misliyle aşarak” onun “Yabancı”sını hatırlatan bir roman yazdığını ileri sürüyor! Şimdi okumakta olduğunuz yazı ise “Son Oyun” isimli romanın hangi özellikleriyle bir bestseller olduğunu ve neden “Yabancı”nın ya da herhangi bir başka felsefi romanın yanına yaklaşamayacağını dili döndüğünce açıklamayı amaçlıyor.

Yasemin Çongar dezenformasyona, “Son Oyun”un sırtını olay örgüsüne değil de, felsefi sorulara yasladığı yanılgısı yaratarak başlıyor. Romanın içine serpiştirilmiş felsefe sosunu, romanın esasını oluşturuyormuş gibi öne çıkarıyor ve sanki 400 sayfa boyunca bu meseleler derinlemesine işlenmiş gibi romanın odağını saptırıyor.

Oysa bestseller şablonlarının tüm gereklerini yerine getiriyor Ahmet Altan. Olay örgüsündeki merak unsurunu bir an olsun elden bırakmıyor. Çongar’ın söylediği gibi okuru “Hayatın bir anlamı var mı? İnsan niçin yaşar? Bu hayat yaşamaya değer mi gerçekten? Niye tercih etmiyorum ölümü?” gibi soruların değil, “acaba şimdi ne olacak” sorusunun peşine takmayı amaçlıyor.

Tam da buna uygun şekilde, romanı elimizden bırakmamamızı garantileyecek “merak unsurunu” hemen ilk sayfaya yerleştiriyor. Katili belli, maktulü belirsiz bir cinayetle açılıyor roman. Son sayfaya kadar da “kimi öldürdü” sorusunun yanıtını saklı tutuyor. Böylece okurun kitabı sonuna kadar okuması için motivasyon yaratarak, bestseller kurallarının ilkini gerçekleştirmiş oluyor. Fakat amaç bir polisiye roman yazmak olmadığından, hikâye cinayetin çözümü ekseninde gelişmiyor.

 

Kadınların bilirkişisi olmak

Bu açıdan “Son Oyun”, Ahmet Altan’ın alameti farikası olan “kadın-erkek ilişkileri” ekseninden bir an bile çıkmıyor. Aslında bu, Altan’ın olduğu kadar bestseller’ların da alameti farikası. Roman okurunun tüm dünyada orta sınıftan kadınlar olduğu söyleniyor. Buna göre, yayınevleri, ajanslar ve editörler ağızbirliği yapmış şekilde yazarlarına erotik aşk hikâyeleri sipariş ediyor. Kadın ruhundan anlayan yazar imajı günümüzün kazananı. Bu konjonktürel gerçeklik, Ahmet Altan’ın da şansı. Çünkü o oldum olası “kadın ruhunu çözmüş erkek yazar” unvanını kimselere kaptırmıyor. Yasemin Çongar’ın dediğine göre yeni romanında bunu geliştirmiş ve artık erkekleri de çözümlüyormuş. Her romancının yapması gereken bir şey kuşkusuz, insan ruhunun derinliklerine dalmak. Ahmet Altan’ın yaptığının bu olduğu ise tartışılır. Ben “Son Oyun” romanında derin bir analizden, insana dair varoluşsal bir sorgulamadan, bireyin iç dünyasındaki sahici sorulardan çok, kadına, erkeğe ve ilişkilere dair, internet ortamındaki şu kalpli pembeli forum sayfalarına yakışır klişeler gördüm. İşte onlardan bir tanesi: “Erkekler vahşet ile çocukluktan ibaret iki uçtan oluşur, bu uçların arası boştur, çocukluktan vahşete, vahşetten çocukluğa bir boşluktan atlayarak geçerler. Vahşetleri çeşitli biçimlerde çıkar ortaya, dümdüz bir fiziki şiddetle, akılla, entrikayla, sert sözlerle, tavuskuşları gibi kanatlarını kabartarak yaptıkları gösterişle, çocuklukları ise hep aynı biçimde, kadını, oyunu ve acıyı abartarak gösterir kendini.”

Aslında genelleme dediğin klişe olmaya mahkûm tabii. Ama bunu her bireyin hem genel hem de biricik olduğunu bilmesi gereken bir romancı yaptığı zaman insan rahatsız oluyor. Romancıdan beklediğimiz, bize biricik olanı, o romandaki insanı anlatması. O insanı anlatırken bizi genel anlamıyla insan kavramı üzerine düşündürmesi. Kategorize etmek için değil, daha derinden anlamak için. İnsana ilişkin genel ve kategorik tanımlamalar yapmak felsefenin de işi olmasa gerek. Felsefi romanın, psikolojik romanın ya da tek başına edebi değer taşıyan herhangi bir romanın işi ise hiç olmamalı. Peki kimin işi? Yolumuz yine aynı yere çıkıyor. Bestseller roman yazmak isteyenler için şablonun yeni bir klişesi daha: Kişisel gelişim kitaplarının oluşturduğu söylemi ve içeriği edebi tonda dile getir. İnsana ilişkin felsefi ve psikolojik görünümde söylemler geliştir. Mümkün olduğunca genel ifadelerle okuyanda kadını, erkeği, aşkı, ilişkileri çözdüğü ve artık bu konudaki her şeyi aştığı duygusu uyandır.

 

Şiddet, acı ve erotizm

Ahmet Altan eşeği sağlam kazığa bağlıyor. Sırtını sadece bu tür klişelere yaslamayıp, olay örgüsünü esas alıyor. Kadın-erkek ilişkileri hakkında okura sunulacak lezzetli aforizmaların, sürükleyici bir olay örgüsü içinde çok daha etkili olacağını biliyor. Merkeze bir erotik aşk hikâyesi koyuyor. Erotiğin dozunu iyi ayarlamaya özellikle dikkat ediyor. Erotizm isteyen okuru doyurmayı ihmal etmiyor ama, bu konularda muhafazakâr olabilecek okuru da kaçırmıyor. Barbara Cartland romanlarındaki gibi romantize edilmiş bir aşkın günümüz dünyasına gitmeyeceğini biliyor. Hem öylesi Altan’a da yakışmayacağından, “aşk gibi olmayan bir aşk” hikâyesiyle erotik dozu ayarladığı gibi romantizmi de tam kıvamında veriyor. Hem, bu adı konamayan aşk olayı günümüz insanının temel sorunsalı değil mi? Böylece okur damardan yakalanıyor. Ayrıca hem öyle hem böyle durumları, ya da ne o ne bu halleri, “felsefe”nin de kapılarını açmaya yardımcı oluyor. Çelişkiler, karşıtlıklar, belirsizlikler felsefenin alanındaymışız gibi yapmanın olanaklarını çoğaltıyor. Ama tabii ki, yine fazla derinleşmeden.

Bu derinleşmeme meselesi önemli. Çünkü yine bestseller şablonunun bir gereği olarak, romanın diliyle olduğu kadar, uğraştığı meselelerle de anlaşılır olması önem arz ediyor. Fazla felsefe yapar, fazla derinlere dalarsanız, çok düşünmeye alışkın olmayan okuru kaçırırsınız. Bir yandan okura kendini “entelektüelmiş” gibi hissettirmeniz, bir yandan da kendini cahil gibi görmesine izin vermemeniz gerekiyor. Okur, “Amma ağır romanmış,” deyip kitabı elinden bırakmamalı sonra. Öte yandan Ahmet Altan’ın romancı kimliğinin ötesinde, politik bir kimlik olarak da belli bir okur kitlesi oluşmuş durumda. Sonuç olarak kendisini “Grinin Elli Tonu” kitabının okuruyla da sınırlayamaz. “Entelektüel”, okumuş yazmış kesimi de kazanması gerek. Böyle bakınca Yasemin Çongar’ın yazısı daha da anlam kazanıyor. Çongar, bu okuru cezbedecek promosyonu meşrebince yapmaya çalışıyor. Bestseller yazacaksanız, okur yelpazesini mümkünse hiç daraltmamalısınız. Öyle yapmalısınız ki o romanı, hem kadınlar okusun, hem erkekler; hem yaşlılar hem gençler; hem ev kadınları, hem çalışanlar; hem entelektüeller, hem dizi izleyicileri. Birkaç cephede birden savaşmak gibi zor, ama olsun sonuçta lokma büyük olacak…

Son Oyun”da hakkıyla gerçekleştiriliyor bu. Tabii bunun için sadece erotik bir aşk hikâyesi yeterli değil. İşin içine gerilim unsuru da koymak gerek. Artık yasak aşk hikâyeleri eskidi. Kolayca klişe diye damgalanabilir. Onun yerini çoklu ilişkiler aldı. Hem çağa da daha uygun. Bu romanda da çifte kavrulmuş bir aşk üçgeni var. Hem kadın tarafından, hem erkek tarafından. Kadınınki daha duygusal, daha derin; erkeğinki seks odaklı. Bu boyutlar, romanın merak unsurunu pekiştirdiği gibi, insanın o “ilkel duygularını” da ayaklandırdığı için hikâyeyi iyice cazip kılıyor. Seks, şiddet ve acıyla katmerleniyor.

 

Postmodernizm de kurtarmıyor

Postmodernizmin tipik işaretlerinden biri olan, roman içinde roman ya da kurmaca ve gerçeklik üzerine düşünme oyunlarının tüm imkânlarını kullanmış Altan. Bunu, kendine “entelektüel camiada” yer açma kaygısıyla ve “bakın ben sizin burun kıvıracağınız popüler bir iş çıkarmıyorum, edebiyat hakkında felsefi sorular soruyorum” demek için yaptığı hissediliyor. Aslında sorun tam da burada başlıyor. Hem “beni herkes okusun, okumayan bir kişi bile kalmasın”, hem de “edebiyat içi tartışma yürüteyim, gerçeklik ve kurmaca üzerine felsefe yapayım” denilemiyor. Eğer herkesin okuyacağı bir kitap yazmayı seçiyorsanız, denizin derinliklerine doğru kulaç atmanız mümkün olmuyor, size kumda oynamak düşüyor. Yazarın seçtiği okur, metnin içeriğinden, derinlik seviyesine dek her şeyi belirliyor ister istemez. Postmodern edebiyatın klişelerinin kullanılması, “Son Oyun”u pop roman olmaktan kurtarmıyor.

O yüzden, Altan’ın, Camus’nün eserlerindeki temel meseleleri “misliyle aşarak” irdelediği yorumu, gülünç bir yakıştırma olarak kalıyor. “Son Oyun”daki roman karakteri olan yazarın Tanrı’yla yaptığı konuşmaların içeriği, “Tanrı varsa bütün bu günahları işlememize neden izin veriyor” klişesinden öteye geçemiyor. Hangisi hayal, hangisi gerçek; kurmaca mı hayatın, hayat mı kurmacanın içinde; hangisi roman, okuduğumuz mu, roman karakterinin yazdığı mı, yoksa asıl yazar Tanrı’nın bizler adına kurguladığı mı, gibi son derece eskimiş konuları pişirip yeniden önümüze koyuyor. Ne anlattığı önemli değil, nasıl anlattığına bakalım diyoruz ama orada da bir olağanüstülük yok. Bütün olağanüstülük sabun köpüğünü köpürtmek isteyenlerin çabasında.

Bestseller roman şablonuna uymak için midir, yoksa kitabı kalınlaştırmak kaygısıyla seçilmiş bir yol mudur bilmiyorum ama romanda bu kadar çok paragraf olması, tek cümlelik paragrafların sayısındaki bolluk dikkat çekiyor. Bu, yazarın dilini kurarken de “kolay okunma” kaygısını ilk sıraya yerleştirdiğini düşündürüyor. Zaten Altan’ın ilk romanlarındaki yalın ve edebi anlatım da yerini yavanlığa bırakmış. Yine biçimsel olarak kısa bölümlerden oluşan, bol diyaloglu, sorgulama ve monologların diyaloglar arasına tat kaçırmayacak oranda serpiştirilmesi şablona uyulduğunun göstergeleri. Tüm bunlar edebiyat içi kaygılarla oluşturulmuş olsa eleştiri konusu olmazdı elbette. Yazar isterse her satırını paragraf yapar, isterse şiir gibi biçimlendirir metnini. Ama görüldüğü gibi, “Son Oyun”da kaygının ne olduğu hayli açık.

Bu yazıyı kaleme almadan önce, roman hakkında ne yazılmış, nasıl haberler çıkmış diye merak edip google’da arama yaptım ve savunduğum tezi daha da güçlendiren sonuçlarla karşılaştım. Yasemin Çongar’ın yazısı dışında, karşıma çıkan haberlerin tümü kitabın 100 bin baskısının iki saatte tükendiğiydi. Keşke dedim, sahiden Albert Camus’yü misliyle aşmış olsaydı ve bu kitap iki saatte tükenseydi. Felsefe ve edebiyat adına ne şahane bir durum olurdu. Bu ütopyaya kanmayı kim istemez ki! Kitapların nasıl dağıtılıp nasıl satıldığı bilgisini bir kenara bırakalım, konu “Son Oyun” isimli bu romanın ne kadar sattığı değil zaten. Muhtemeldir ki, iki saatte olmasa da birkaç ay içinde bu satış rakamına sahiden ulaşacaktır. Mesele bu satış rakamlarına hangi öğelerin desteğiyle ulaşıldığı; Albert Camus’nün derinliğine sahip olduğundan mı, öteki bestseller’lardan bir farkı olmadığından mı?

Çok satmak kabahat değil. Keşke her iyi roman en az bu kadar satsa. Sorun, Ahmet Altan’ın bir bestseller yazması da değil. Pekâlâ öteki pek çok yazar gibi bu yola baş koyabilir. Buna kim itiraz edebilir; seven okur, sevmeyen okumaz. İtirazım, bestseller olması saikiyle yazılmış bir romanın, büyük ve derin bir felsefi roman gibi lanse edilmesine. Bu promosyonun tek sponsoru Yasemin Çongar değil elbette. Yazarın kendisi zaten buna el verecek şekilde kurgulamış romanını. Neyse ki sabun köpüğünün ağızda bıraktığı tada da, Camus’nün eskimeyen lezzetine de aşinayız…

Edebiyat Haber, 12 Nisan 2013

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.