Kimi insan vardır, kendisi nasılsa öyle davranır. Giyimi kuşamı, edası, konuşması onun doğal halidir. Yaşadıkları ona bir kişilik kazandırmıştır. Doğaldır ve hiçbir davranışı üzerinde sırıtmaz. O zaten öyledir. Başka türlü olması da neredeyse olanaksızdır.

Kimi insan vardır, kendini çeşitli kalıplara ve görünümlere sokmaya çalışır. Bu bazen o sıra egemen olan kültürün etkisiyle olur, bazen de kendi küçük, dar çevresi içinde kabul görme, popüler olma tutkusuyla… Moda tasarımcısının elinden çıkma gibidir; dekorasyon dergilerindeki evlere de benzetilebilir. Pek şık, pek afili, pek egzantiriktir. Biraz başınabuyruk, biraz küfürbaz bile olabilir. Doğululuk esinti halinde duyumsansa da, her halükârda Batılıdır.

Hayatta karşımıza çıkan bu insan tipini olağan karşılarız. Eğer durumun farkındaysak ve biz de doğallık taraftarıysak etrafımızdakilerden uzak durmaya çalışırız. İstersek eleştiririz, istersek umursamayız.

Yalnız, bu karakterler bir romanda ya da öyküde karşımıza çıkarsa iş değişir. (Yazarın amacının hayattaki bu tip insanları anlatmak olduğu durumları saymıyorum elbet.)

Ne yazık ki, romancının “image maker” işgüzarlığıyla şekillendirdiği bu karakterler, hayatta karşılaştıklarımızdan daha çok can sıkar. Eğer insan ruhunun dehlizlerine ulaşmaksa isteğimiz, romancının bizi etkilemek için karakterine kırk takla attırdığını fark edince bozuluruz.

Anlarız ki, bir damar yakalanmıştır. Formül bellidir; okur için imrenilecek modeller kurgulamak. Kusurlarına bile gıpta edelim istenmiştir. Karizması yeter. Bu karakter iş yapacaktır. Oysa ne kadar uğraşırsak uğraşalım karakterin doğal hâli gibi gelmez okuduğumuz. Buram buram tasarım kokar.

Yine de bu tasarım yeterli gelmez. O havayı tamamlayacak sahneler de eklenmelidir. Öyle olmalıdır ki karakter de hikâyesi de bizim sıradan ve basit hayatlarımıza yıldız gibi doğsun. “Ah..!” diyelim, “Ne hayatlar var, ne anlar… Şöyle bir hayat yaşayamadık ki yazınca roman olsun.”

Böylece, romancıya hayranlığımız birkaç katı artar, atmosfer yaratmadaki ustalığı karşısında ağzımız açık kalır. Kendimizi masala kaptırırız. Bir genç kızlık rüyası gibidir. Onun biraz daha mürekkep yalamışı.

Gel gör ki iş bununla da bitmez. Sıra “felsefi derinlik” katmaya gelir. Kitap gibi konuşan yakışıklı adamların yerini, her cümlesi birer aforizma olan roman karakterleri alır. İncelikle oluşturulmuş masalsı atmosferin içinde, karakterlerin edebi cümleler kurmakta üstlerine yoktur. Okur hayıflanır; “şöyle cümleler kuramadım hayatta” diye. Aslında kişisel gelişim kitaplarının yerini yavaş yavaş bunlar alacaktır. İnsanlar felsefi “spotlar” isterler kendilerine. Herkes de zaten birer amatör aforizmacı olup çıkmıştır. O yüzden yazar, talebi karşılayıp karşılayamadığını sosyal medyadan takip etse yeridir. Okurlardan kitaptaki aforizmaları şıp diye kapacak birileri mutlaka çıkacaktır.

Fakat çoğunlukla karakterlerin aforizmaları da tatmin etmez yazarı. O zaman da metaforlar yetişir imdada. Onların da “alıntı verme” potansiyeli hiç fena değildir. Hem böylece yazar da yeteneğini konuşturmuş olur. Art-ist’in kelime anlamı sanat-çı değil midir? Yazar artistliğini hakkıyla yapar. Üzerine düşünmesi ve çözmesi için bilmece kıvamında metaforlar, felsefi söylemler bırakır okura. Ama okurun mecali kalmamıştır. Cümleler üzerine fazla düşünemeyecektir. Zaten o ilk etki yazara yeter de artar. Üzerine düşünülmesine ihtiyaç yoktur; bir reklam spotunun ne kadar ihtiyacı varsa o kadardır.

Oysa hayatta ve romanlarda reklam spotları yerine gerçek imgeler, aforizmalar yerine derin felsefe arayan bir okur hâlâ vardır. Bu okur, onu etkilemeye çalışan “image maker”lar değil, yazarlar aramaktadır. “Ben hâlâ buradayım ey yazar, sen neredesin” diye sormak da okurun hakkıdır.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2013

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.