O artık Mustafa Alabora değil!

 50 yıldır sahnede. Tiyatromuzun ve sinemamızın “eleştiren”, “sözünü sakınmayan”, “eylemden gocunmayan” ismi. Mustafa Alabora… Sanatçının ülke sorunlarına ve mesleğine karşı duyarlı olmasını bir sorumluluk olarak gören Alabora, bugüne dek bu çizgiden hiç taviz vermedi. Tiyatronun usta-çırak ilişkileriyle gelişeceğini, yeni nesil tiyatrocular yetişmesinin buna bağlı olduğunu söyleyen Alabora, o ilişkiyi tiyatro okullarına taşımaya uğraşıyor. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde tiyatro bölümünün başkanlığını da yürütmüş olan Mustafa Alabora’nın söyleşimizde eski kuşak sanatçılardan yeterince yararlanmadıklarından dem vurduğu genç kuşağa en anlamlı mesajı ilettiği sözleri ise şuydu: “Ben artık Mustafa Alabora değilim ki, ben Melih Cevdet Anday’ım, ben Nâzım’ım, ben Ahmet Arif’im”

“Bir ülkede tiyatro oyunla ve oyuncularla büyümez” diyorsunuz… Oyun yazarının önemi nedir?

Biz seninle otursak, röportaj yapmıyor da muhabbet ediyor olsak, bir tiyatrocu ağabeyine desen ki bu İngiliz tiyatrosu nedir? Ben de sana derim ki, Shakespeare’dir, Marlowe’dur, Ben Jonson’dır; Fransız tiyatrosu nedir, Racine’dir, Corneille’dir, Molière’dir; Amerikan tiyatrosu nedir, Eugene O’Neill’dir, Arthur Miller’dir diye sıralarım. Eski Yunan tiyatrosu nedir dediğin zaman da öyle; Aiskhylos derim, Euripides derim, Sofokles derim, Aristofanes derim… Demek ki bir ülkenin tiyatrosundan bahsederken yazarından bahsediyoruz. Yani yazar olmadan, yani bir tiyatro edebiyatı olmadan bir tiyatro sanatından söz etmek mümkün değil. Elbette oyuncular o rafta duran metinleri oynadıkları zaman o bir tiyatro haline gelir ama tiyatro metni yoksa ve bir ülkenin tiyatro edebiyatı gelişmemişse o ülkede tiyatrodan bahsetmek mümkün değil. İstersen dünyanın en iyi tiyatro oyuncularını yetiştir. Metin tiyatronun temeli. Yoksa ne olacak sen gelirken bir trafik kazası görmüşsündür, onu bana anlatırsın, pat diye bir tiyatro olayı çıkar ortaya. Tiyatro olayının tiyatro sanatına dönüşebilmesi için bir yazarın olması gerekiyor.

Türkiye’de neden çıkmıyor sizce?

Osmanlı İmparatorluğu zamanından beri, belki dinsel nedenlerden, belki başka nedenlerden tiyatro metni yazılmamış. Sözsüz tiyatrolar var. Tuluatlar var, orta oyunları var, meddah var ama bunlar metne dayalı değil. Oyuncunun yeteneğine ve zekâsına dayalı bir tiyatro bu. O da 200 senedir var. Namık Kemal bir oyun yazmış, Şinasi bir tane oyun yazmış ama bunlar münferit. Cumhuriyet’ten sonra devlet tiyatrosu kurulmuş, ondan sonra Muhsin Ertuğrul çok emek sarf etmiş yerli oyun yazarları çıksın diye. Hatta Nâzım Hikmet’e oyunlar yazdırmış. Fakat, taşıma suyla değirmen dönmez. Ben onları da anlıyorum. Birkaç tane köy oyunu yazan yazar da çıktı Türkiye’de, haksızlık etmeyelim ama bir ülkenin kendi geleneğinde böyle bir şey yoksa zorla olmuyor. Opera bestecisi de çıkmıyor mesela, bunu niye sorgulamıyoruz? Dışarıdan ithal edilmiş bir şey çünkü. Tiyatro da öyle. Ama şöyle bir şey olabilir, bu konuda benim bir teorim var. Özel tiyatrolara yardım yapar devlet. Her sene bir yarışma açsa ve dese ki 500 bin lira birinciye, 300 bin lira ikinciye, 200 bin lira üçüncüye veriyorum, çok da iyi bir jüri kurdum, hadi oyun yazın dese, ben eminim ki bu reklam sektöründe çalışan, çok zeki, 20 saniyede, 30 saniyede bir konuyu anlatabilen çocuklar yaza yaza 10 sene sonra 30-40 tane yazar olur Türkiye’de. Mademki devlet her şeye müdahale ediyor, buna etsin. Sonucunda belki bir Türk tiyatro edebiyatı çıkar ortaya. Bu benim ütopyam.

Entelektüel anlamda bir sığlık mı var acaba, oyun yazarı çıkmayışının nedeni bu olabilir mi? Tiyatro hocalığı da yapıyorsunuz, nasıl görüyorsunuz genç kuşağı bu açıdan?

Türkiye’de hep oyuncu üzerinden tiyatro gündeme geliyor. Bundan 5-6 ay önce de gene oyuncular üzerinden Başbakan da çıktı “kapatırım o zaman, istediğim oyuna para veririm” dedi. Yani oyuncular üzerinden tartışma gidiyor, yazar üzerinden gitmediği zaman işte böyle kısır meseleler çıkıyor ortaya. Ben daima bütün yarışların ileriye doğru olduğunu biliyorum. Sen dünyada geriye doğru yarış duydun mu? Onun için her gelen kuşak öbür kuşağı geçer tabii. Yoksa dünyada gelişim olmaz. Ama bu 80 darbesinden sonra elbette ki apolitik hale getirilen bu kuşaklar yavaş yavaş kendilerini silkelemeye başladılar. Ne yazık ki o 80 darbesi ve devamı, o devlet politikaları meraksız kuşaklar yetiştirdi. Bu kuşağı demokratik bir toplum içinde yetiştirselerdi merak eden bir kuşak çıkardı. Resmi tarih tartışıldı sadece. 1919’da Atatürk Samsun’a çıktı! Tamam çıktı da padişahın izniyle çıktı, bunu hiçbir zaman öğretmediler. Anti demokratik tavırlar insanların gelişmesini de engelledi ve bir korku toplumu yaratıldı. Türkiye’nin asıl meselesi demokrasinin ve şeffaflığın alabildiğine ortaya çıkmasıdır. Birbirimize kızmadan dinlemeyi öğrenmeliyiz birbirimizi. Kemalist başörtülüye kızar, başörtülü laikçiye kızar, Türk Kürt’e kızar, Ermeni bilmmemneye kızar, herkes travestiye kızar! Onun yaşam özgürlüğü zaten yoktur. Böyle bir toplum yapısı olur mu, böyle bir demokrasi anlayışı olur mu? Bu ortam genç kuşakların gelişmesini engelliyor kanımca.

Başbakan’ın açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz bir tiyatro sanatçısı olarak?

Başbakan da yanlış bakıyor bana göre, oyuncular da yanlış bakıyor. Dünyanın her tarafında demokratik ülkelerde devlet tiyatroya yardım eder. Ama bizdeki gibi konservatuvarı bitirip 22 yaşında girip 65 yaşına kadar kadrolu memur zihniyeti dünyada yok. Bunu niye tartışamıyoruz biz? Evet devlet tiyatroya yardım edecek ama Avrupa’da nasıl yapılıyor, gelin bunları tartışalım…

Siz de benzer bir açıklama yaptınız, Haluk Bilginer de benzer şeyler söyledi. Bu açıklamalara ilk itirazlar oyunculardan geldi. Memur olmak mı istiyor oyuncular?

Hayır, tıpkı demin anlattığım resmi tarih gibi, oyuncu da onu öğrenmiş, ben ekonomik sıkıntılara girmeyeyim, belli bir maaşım olsun tiyatroyu öyle yapayım. Halbuki öyle bir şey yoktur. Artık çağımızda, hele bu dizi filmler çıktıktan sonra, her oyuncu bir şey buluyor tiyatroda aldığının 10 mislini kazanıyor. Orada oyuncuların da birbirleriyle tartışması lazım. Neden ben hâlâ devlet memuru olmak istiyorum diye… Kızgınlık, öfke aklı yok eder. Soğukkanlı düşündüğün zaman akıl devreye girer. Ben şimdi sana öfkelensem damarlarım şişer, gözlerim kızarır ve artık düşünce yeteneğimi kaybederim, artık sadece seni ezmek isterim. Eğer içimde bir vahşet varsa dövmek isterim. Bizim soğukkanlı bir şekilde tartışmamız lazım.

Siz siyasetle ilgilenen nadir sanatçılarımızdansınız…

Kendi ülkemin sorumlu sanatçısı olmaya çalıştım…

Siyaset ile sanat arasında bir bağ var herhalde değil mi?

Olmaz olur mu? Tiyatro tarihi, roman tarihi, şiir tarihine baktığın zaman hangi dönemde yazıldığı, o dönemin ipuçlarını da verir. Sanat daima toplumdan da, siyasetçilerden de öndedir. Öyle olunca da o toplumun hem bir anlamda aynasıdır, hem de o aynanın içine aynada görülmeyen öngörülerini de koyar sanatçı. Sanatçının da bilim insanının da, hatta işadamının da hayalgücü vardır; önce tasarlarlar sonra yaparlar.

Sizin birbirinden ilginç hikâyeleriniz olduğunu duydum ben, hikâye anlatmayı severmişsiniz?

Fıkra… Ama şimdi anlat deme. Çünkü fıkra yazılmaz, oynanır. Tiyatro edebiyatından bahsettik, sen onları alıp okusan sahnede gördüğünde edineceğin hazzı asla alamazsın. Orada oyuncu gerekiyor.

Her iyi oyuncu iyi fıkra anlatır mı?

Anlatamaz! Çok iyi oyuncular vardır, kötü fıkra anlatır. Çok kötü bir oyuncu da çok iyi fıkra anlatabilir. Çok iyi oyuncuların bazıları çok utangaç ve sıkılgandır. Çok önemli oyuncular vardır, sahnede devleşir, ama o adama sunuculuk yaptırsan yapamaz. Çünkü orada kendi kimliğiyle var.

Sahnede kendini unutuyor demek ki?

Tabii. Sahnede, ışıklar var, yüksekte, o rolü bir buçuk iki ay prova yapmış.

Tiyatro hocalığına az çok girdik ama, tiyatronun eğitimi konusunu konuşalım isterim… Nedir sizce bu işin püf noktası?

Usta-çırak ilişkisi. Senin ustan iyiyse sen iyi yetişirsin, ama bazı öyle iyi yetenekler vardır ki ustası kötü de olsa o fırlar gider. Konservatuvarlar falan, ben de okudum, hocalık da yapıyorum ama bazı hocalar aslında malı bile bozabilir. Ona çok dikkat etmek lazım. Kendi tiyatro anlayışı eskimiş, köhnemişse o çocuğu öyle yetiştirir. Halbuki dünyada oyuhnculuk anlayışları değişiyor. Sinema mesela… Sanat filmi diye bir şey vardır, beni öldürür. Durur kamera, o da öyle uzaklara bakar, yavaş yavaş kameradan uzaklaşır gider. Çağımızda bunları kimse seyretmiyor. Sonra buna sanat filmi diyorlar. Halbuki çağ öyle süratli ki. Sen hiç sanat resmi diye bir şey duydun mu? Sadece sinemada vardır bu. 10 bin kişiye hitap edince daha mı değerli oluyor bir sanat eseri? Ben bir roman yazsam yarın çok okunmasını isterim. Para kazanmak için değil, yazdıklarımı paylaşmak için. Para kazanmayı da isterim o başka. Yakın zamana kadar bizim konservatuvarlarımızda, yani Türkiyeli insanların okuduğu konservatuvarlarda yerli oyun oynatmazlar çocuklara. Malı bozar diye yerli oyun oynatmazlar. Dört sene sonra bu çocuk Türkiye’de tiyatro yapacak! O kadar çok mesele var ki konuşmamız gereken.

Siz öğrencilerinize ilk neyi vermeye çalışıyorsunuz?

Su gibi olun, diyorum. Koyduğunuz kaba uyun. Bir de arı gibi olun, öğretmenleri de çiçek gibi düşünün, hepsinden otlanın, kendi balınızı yapın.

Yeteneğe inanıyor musunuz?

Çok! Mümkün değil yoksa. Ama yeteneği besleyen çevre faktörü de var tabii. Anne baba var, eğitim var… Mozart’ın babası müziğe meraklı bir adam olmasaydı belki de Mozart hiç olmayacaktı. Şu an Anadolu’da o kadar çok yetenekli çocuk vardır ki, ama biz bilemiyoruz.

Resimle ilginiz?

Müjdat Gezen sardı başıma. Kendi kendine düşünür Müjdat, bir sabah aradı, resim yapsana dedi. Nereden çıktı sabah sabah dedim. Resim yapsana! Başka replik söylemiyor. İyi dedim, nasıl yapacağım? Git şu boyaları al, şu fırçaları al, şöyle bir kâğıt al… Aldım. Geldim yaptım bir resim. Felaket! Aradım, çok fena oldu Müjdat. Olsun, o senin resmin dedi. Bu cümle benim resim yapmama neden oldu. Bütün müsebbibi Müjdat’tır. Yeteneğim olduğu kanısında değilim ama yedi senede gördüm ki yapa yapa gelişiyor.

Tiyatroculuğunuzun etkisi oldu mu sizce?

Şöyle olmuştur, çok okumuş, herhalde 3 bine yakın kitap okumuş bir adamım. Türkiye’nin en önemli felsefecileriyle, edebiyatçılarıyla rakılar içmiş, onlardan çok şey öğrenmiş bir adamım. Bunlar beni öyle zenginleştirmiştir ki, tabii gençliğimden beri bütün resim sergilerine gitmiş bir adamım, bu da ister istemez bir birikim yapmıştır. O kadar zenginim ki, o kadar değerli insanlarla tanıştım ki, Cemal Süreya’dan Ahmet Arif’e kadar… Melih Cevdet Anday’dan…

Her biri bir çentik atmış olmalı…

Atmaz olur mu! Ama sen de terbiyeli olacaksın. Gidip o adamlara ukalalık yapmayacaksın. Şimdi ki gençliğin böyle bir zaafiyeti var, bana karşı çok saygılılar neden bilmiyorum, ama benim birikimimde… Ben artık Mustafa Alabora değilim ki, ben Melih Cevdet Anday’ım, ben Nâzım’ım, ben Ahmet Arif’im, benden o anlamda yeterince yararlanmıyorlar. Benden derken benim gibi arkadaşlarımdan… Onlar 10 kişi, 15 kişi…

Sizin ustalarınız kimlerdi?

Yıldız Kenter benim hocam. Melih Cevdet Anday, Ahmet Kutsi Tecer, Sabahattin Kudret Aksal, Burhan Toprak, Sami Nafiz Tansu… Seyit Mısırlı vardı eskrim hocam. Ben şanslıydım bu konuda. Genel cerrahsanız da aynı şey. Hocanız iyiyse siz de iyi oluyorsunuz.

Bir röportajınızda diyorsunuz ki, beni hep zengin işadamları rolünde oynatıyorlar… Yapımcılar çok mu şablonlara göre düşünüyorlar?

Evet, tüm dünyada böyle bu ama. Ne yazık ki o fizik neye uygunsa o rolü veriyor. Halbuki ben mesela şimdi Osman Sımav’ın son filminde, Ekim’de girecek vizyona, iki günlük bir rol oynadım. Hayatımda en keyif alarak oynadığım roldü. Çünkü sahtekâr bir belediye başkanını oynadım. Bütün fiziğimi değiştirdim, görsen önce tanıyamazsın. Demek ki oluyor, bana niye bu imkânı tanımıyorsunuz? Bak Osman sağ olsun tanıdı, büyük keyif aldım, sonra o filmi gören bir sürü meslekten insanlar telefon edip tebrik ettiler. Oluyormuş demek ki.

CBRL Dergisi, 2012

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.