Başlığa bakıp yanlış anlaşılmasın sakın ha. Solcuların bir roman üzerine tartışması söz konusu değil tabii ki (Allah korusun). Romanlardaki solcu kahramanlar birbirleri arasında tartışıyor sadece. Paniklemeyi gerektirecek bir durum yok yani.

Öyle değil midir zaten, kahramanları solcu olan romanlarda, tartışma kaçınılmaz değil midir bir bakıma? Tartışmadan sol mu olurmuş hiç? Malumunuzdur, sağ iktidar olur, sol tartışır durur. Hem bir sürü tartışma/polemik konusu var. Stalin ve Mustafa Kemal en başta. Bu iki tarihsel kişilik olmasaymış bir hayli güçlük çekermişiz aslında. Dünyaya geldik, büyüdük, akıllandık, solcu olduk, hep Mustafa Kemal ve Stalin tartışıp durduk. “Aşılabilseydi” gerçekten bu ikisi, her şey bambaşka olabilirdi tabii ki. Olmadı, “aşma” falan değil “tartışma” var hep; geliştirici mi, sonuç alıcı mı, somut olarak bir yerden başka bir yere taşıyıcı mı, nerdeee… nasip gelecek kuşaklara.

Her neyse, konuya bir şekilde girebilmemiz lazımdı; genelde yaptığımız gibi dağıtarak ve dalgalandırarak girdik. Solcu kahramanlarının tartışmalar yürüttüğü romanlardan bahsedip bir sonuncu ve başarılı örneğe geçeceğiz altı üstü. Araya illa Stalin ve Mustafa Kemal girmek zorunda mı? Değil tabii. Aşalım bunları! Lütfen, sağlı sollu, arkaya ve aşmaya doğru ilerleyelim, hadi…

*

Roman dünyasında, solcu çevreleri, gazeteci ve yazarları, “iş”in merkezinde duranları, kıyısından köşesinden takılanları, çok fırtınalar atlatıp görmüş ve de geçirmiş olanları, görüp geçirdikten sonra bir kenara çekilmişleri, genelde çok bilmişleri, ahkam kesenleri vb. bir salona toplayıp sohbet ettirmek her zaman “iş” yapar… Yalnız bu insanları tartıştırırken; karanlık taraflarını, yalanlarını, rüyalarını, hayal kırıklılıklarını, içlerini, dışlarını, düşlerini, başka türlü gerçeklerini ve yapaylıklarını gösterme “iş”i Leyla Erbil’e bakar.

Ön planda belli bir ortamda ve belli bir topluluk halinde olmasa da, geri planda zihinde yürüyen atışmalar şeklinde de vardır bu tartışmalar romanlarda. Daha çok da bir iç hesaplaşma. Tezer Özlü’den Sevim Burak’a bir tür, Füruzan’dan Aysel Özakın’a bir başka tür, kendi iç dünyalarında solu da tartışan kahramanlar çoktur. Adalet Ağaoğlu’nun eski romanlarındaki daha “dolaysız” polemikler; hem iç dünyada hem de bir masa etrafında, sofrada, yolda, Bodrum’da vb. yürütülen tartışmalar da tabii ki aklımızda. Kaan Arslanoğlu’nun daha “örgüt içi” bir bakışla yürüttüğü ya da Mehmet Eroğlu’nun 12 Eylül travmasıyla birlikte aktardığı tartışmalar da. Çok vardır, çok farklı türleri de vardır daha. Sonuçta entelektüel çevrelerin arayış içerisindeki sıkıntılı bireyleri ve onların koskocaman tartışmaları olmadan ve genel anlamda sola değmeden akacak bir mecrayı nasıl bulsun ki roman?..
Eskileri anıp bir muhasebe yapmak değil asıl derdimiz. Yeni bir roman aklımıza getirdi bu meseleleri: Irmak Zileli’nin “Eşik”i. (*) Onu anlatmaya, tanıtmaya çalışacağız biraz.
*
Hemen yapıştıralım ilk etiketimizi: İlk roman olmasına rağmen, usta işi, akıcı, sürükleyici bir anlatı… Eleştiri klişelerinden devam edelim; duru bir anlatımı var, esprili/iğneli bir dili, kurgusu da sağlam… Devam: Kısa cümleler, yerinde benzetmeler, karakterlerin gelgitleri, duygusal gerilimleri, mizah duygusu, bir “aile romanı”nın inşası, George Orwell etrafında metinlerarası bir diyalog vb. her şeyiyle iyi bir roman… Kılçıksız! (Yeri yok bu son yazdığımızın eleştiri ve klişe deryasında ama aklımıza geldi işte.)
Evet, romanda solcular ve solculuk/devrimcilik tartışılıyor; hem çocuk kahramanımız Eylül’ün zihninin içinde, hem de onun aile çevresinden oluşan diğer kahramanlarımızın düşünce dünyalarında ve bir araya gelişlerinde. Yine de daha çok Eylül’ün düşünce akışı ön plana çıkıyor. Bir bakıma “bağlayıcı” olan o.
Sol içi ya da “aile içi” tartışmalarda ayrımlar oluştukça ve haliyle bunlar giderek kızıştıkça, Eylül’de de sancılar, kararsızlıklar, yarılmalar başlıyor. Tartışma konularının ayrıntılarına değil de, Eylül’ün kişiliğindeki/kimliğindeki yansımalarına bakıyoruz daha çok. Bir yandan çocuğun yetişkinler dünyasına bakışını ve kendi “yetişkinleşme” sürecini takip etmek; diğer yandan büyüklerin/devrimcilerin gözünden çocuk büyütme sıkıntısına dikkat çekmek (“Bir insan yetiştirmek, diyor, devrimin provası gibi.” – s. 97), tartışma konularının “gerilimi”ni başka gerilimlere yöneltmiş oluyor.
Solumuzda tartışmalar pek gerilimsiz yürümez zaten. Yine de kimi çareleri vardır bunu çözmenin; “olgunluk”, “iş yapma”, “somut ve birlikte iş yaparak aşma” vb. ile birlikte, mizah ve “çocuk aklı” da herhalde bunlar arasında sayılabilir. Irmak Zileli de bu son ikisini kullanıyor işte. Bu noktada bir soru işareti de oluşuyor sanki; mizah/ironi değil belki ama “çocuk aklı”, bu tartışma meselelerini ve gerilimleri aşabilmenin “kolay” bir yolu olabilir mi, “çocuk aklıyla safa yatmak” gibi bir eleştiri getirilebilir mi? Özel olarak bu roman çok keyifli olduğu için ve tabii ki genel olarak da, roman dediğimiz anlatı türü aslen bir “tartışma/polemik platformu” olmadığı için, eleştiriyi geliştirmeye hiç kalkışmıyor, soru olarak ortaya atıp bırakıyoruz…

Bir çocuğun Stalin’e bakışı, doğal olarak “bu stalin dediğiniz, pralin falan gibi bir çikolata türü mü” sorusuyla alakalı olacaktır. (Bu da, tartışmayı “aşma”nın bir başka yolu olabilir belki). İzleyenler varsa hatırlayacaktır, bizde “Fidel’in Yüzünden” adıyla oynayan, çok hoş ve etkileyici bir film vardı. (**) Küçük bir kız çocuğunun gözünden/zihninden Şilili bir ailenin başından geçenleri ve aile içi “sol tartışmaları” anlatan. Eşik’i okurken, kaçınılmaz olarak o da geliyor akla. Sırf karakterlerinin/yapısının benzemesiyle değil, benzer içtenliği, saflığı, mizahıyla da.
Elbette roman çok daha derinlikli ve bize dair. Sanatsal yapıtlarda, sol içerisinden gerçek karakterlerin devreye girmesinde ise güçlükler vardır her zaman. Karikatürleştirme riski en başta. Yapaylık, hamlık, abartı, yüceltme gibi riskler de hemen yanında. Zileli kanımca aşmış bu riskleri, anlatıma “çocuk aklı” hakim olmasına rağmen, karakterlerin “psikolojik derinlikleri”ni ve gerçekliklerini hissedebiliyoruz.
Karakterler kimler mi? Çocuk, anne, baba, dayı, yenge, kuzenler, babanın yeni sevgilisi, babanın yeni sevgilisinin oğlu, artık genç olan çocuk… Yok, böylesi kesmedi mi?

Eşik örneğinde, Zileli soyadı da “sol camia” için tanıdık gelince, aile figürleri gerçek hayatta kime tekabül ediyor diye bir soru işareti çıkıyor ortaya haliyle. Ve romana, tabiri caiz ise, bir “sol magazin” boyutu da kazandırıyor. Bizim spekülasyon yapmamıza hacet kalmamış; “şifreleri çözüyoruz” tarzı haberciliğin ulusalcı-solumtırak (belki de milliyetçi, millici, milletçi, vatansever, yurtsever ya da ulusal soldur, bilemiyoruz, son dönemin en karışık “tartışma”larından biri de bu neticede) sitesi Odatv, zaten yapmış bu işi. Başlıktan çekmiş dikkati, “Irmak Zileli Eşik atladı” diye, (***) sonra da “patlatıvermiş” haberi: “Roman yazarın kendi yaşamından izler taşıyor: Annesi Feyza Perinçek (Ayşe), babası Gün Zileli (Hasan), dayısı Doğu Perinçek (Atilla), yengesi Şule Perinçek (Zehra), kuzenleri Berrak (Kiraz Perinçek), Bora (Mehmet Perinçek) gibi…”

Hoppalabimbambom, işte tek bir haberde hemen çözüverdik şifreleri. Artık daha “içeriden” okuyabiliriz her şeyi. Eşik’i okuyarak Gün Zileli’nin Doğu Perinçekgillerle tartışmasını/ hesaplaşmasını da okumuş oluyoruz böylece.

Şimdi Eylül’e daha çok hak veriyoruz. Gün Zileli gibi özgürlükçü, isyankâr ve delidolu bir beyinle, Perinçekler gibi tutucu, kapalı, liderlik kültüne bağlı bir “çevre” arasında sıkışmak da gerçekten feci. Bu sıkışmayı (kahramanının ya da kendisinin) nasıl yaşadığını ve “aşmaya” çalıştığını mükemmel bir şekilde anlatmış Irmak Zileli.

Baba-kız ilişkileri (“o yoğun duygularla yaşanan baba kız ilişkisinin bitmesi” s. 267) ile anne-kız ilişkilerinin (bir şekilde, baskı ve şefkat arasındaki salınımla hep sürüp gitmesi) farklılıkları ve derinliklerini de etraflıca irdelemiş.

Daha fazla uzatmayalım, sevdik Eşik’i, zaten genelde seviyoruz solcuları tartıştıran romanları. Ağzımızdan yel alsın, tutup da solcuların roman tartışmaya başlamasından iyidir en azından!

Böyle gereksiz espriler değil de, malum tartışmaları “aşma”ya dönük bir son mu lazım illa; o halde, kahramanımız Eylül’ün tiyatroyla ilgilenmeye başladıktan sonra, annesi Ayşe’ye naif bir şekilde dediği gibi: “Anne, insanlar kendi dertlerine gömülmek yerine bir şeyler üretseler hiçbir sorunları kalmaz.” (s. 301) Öyle değil mi?..

Ali Mert, SoL Haber, 1 Şubat 2013

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.