Net cümleler kurmaktan çekindiğimiz yıllardayız. Fikrini açıkça ifade edenlerin, o noktaya varana dek geçtikleri sorgulama, araştırma, tartışma süreci yok sayılıyor. Kavramların asıl anlamları çoktan bulanıklaştığı için de, bu kişiler kolaylıkla katı, dogmatik, hatta ideolojik olmakla suçlanıyor.

Fikrini kesin önermelerden sıyrılmış gibi ifade edenlerin ise, sorgulayıcı, açık ve özgür bir akılla düşündükleri algısı yaratılıyor. Bu algının kökleri, 1980’lerden itibaren dünya çapında etkisini gösteren, her türlü ideolojinin “dogmatik” sayıldığı ideolojisizlik ideolojisine uzanıyor.

Edebiyat eleştirisi de bu durumdan nasibini alıyor. Yazar-yayıncı-eleştirmen ekseninde şekillenen edebiyat piyasası içinde kendine yer edinmek isteyenler, yazılarında “yargılayıcı” görünmekten imtina ediyorlar. Eleştirmek ile yargılamak aynı şeymiş gibi gösteriliyor. Kazara bir eleştiri yapacak olsalar bile onları töhmet altında bırakmayacak, olabildiğince muğlak ifadeler kullanıyorlar.

Bu muğlaklığın bir nedeni de bugüne dek oluşturulmuş tanımlamalar, kavramlar, önermelerin belli bir kalıba ait sayılması. Oysa çağımız “kalıpları kırma çağı!” Öyleki, kalıplar kırılmak istenirken, ortak dil ve anlayış yaratmaya katkıda bulunan kavramlardan da oluyoruz. Zaten sözünü ettiğim sürecin bir diğer sonucu, konuşmayı/anlaşmayı mümkün kılan kavramların “her şey tartışılabilir” başlığı altında elimizden kayıp gitmesi.

Oysa bu kavramsızlaştırma, bırakın her şeyin tartışılabilmesini, tartışma zeminini ortadan kaldırıyor. Hiçbir fikir ve analiz tartışılamaz hale geliyor. Herkes kendi kavramının altını kendine göre doldurabilecek kadar özgür artık. Böylece herhangi bir metin üzerine söylenen söz, eleştirmenin kişisel fikri, yargısı gibi algılanıyor.

Çocukluğumuzda, mahalle arkadaşımızın suratına parmağımızı sallaya sallaya ettiğimiz o laf, edebiyat dünyamızın da gizli şiarı olmaya başlıyor: “Zevkler ve renkler tartışılmaz!”

Böylece, metni izlenimci bir perspektifle ele almak, analizi kişisel bir fikir gibi sunmak, eleştirinin eleştirilemezliğinin de teminatı oluyor. Yazının sahibi “bu da benim okumam” deyip işin içinden çıkıyor.

Kimse eleştirmenden, fikirlerini ortak dili kuran kavramlarla temellendirmesini beklemiyor artık. Aksine, her temellendirme belli bir kalıba dahil edilerek karalanıyor. “İdeolojik” kavramı “dogmatik”in yerine kullanıyor. Zaten her kavram artık birbirinin yerine kullanılabiliyor. Kalıp kırıcılık da giderek bir basmakalıba dönüşüyor; bu da kavramlar arası geçişgenliğin garip cilvesi olsa gerek.

Bugünkü edebiyat piyasası ile bu tarz “eleştiri” arasında karşılıklı bir alışveriş var. Piyasanın ihtiyacı olan, ya sade suya tirit tanıtım yazıları (kitabın adının geçmesi, kapağının görünmesi de yeter aslında), ya da eleştiri görünümünde, ne dediği belirsiz metinler. Ayrıca yazar-yayıncı-eleştirmen üçgeninde oluşan tekelleşmeler de varlıklarını bu eleştirinin desteğiyle sürdürüyorlar. Uçları birbirine ticari çıkarlar ekseninde bağımlı olan bu üçgende, taraflar bu çıkarların gerektirdiği bir aşiret kültürüyle hareket ediyor. Dolayısıyla estetik açıdan güzel olan değil de, “bizim için iyi olan” ya da “bizden olan yazdıysa iyidir” kriteri uygulanıyor. Bu kriteri geçerli kılmanın yegâne yolu da fikirleri kavramlarla temellendirmek yerine, zevkler ve renkler düzeyinde ifade etmek.

Aşiretin içindeki eleştirmen, “onlardan olan” yazarın metnini överken, kendi yerini de sağlamlaştırıyor. Üstelik “dogmatik” ya da “katı” diye suçlanma riskine girmeden. Yazısı mı? Kitap eklerindeki varlığını bir haftalığına, bilemedin bir aylığına sürdürdükten sonra, görevini tamamlayıp buharlaşıyor. Hem nasılsa hiçbir zaman katı olmamıştı.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2013

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.