Ahmet Cemal, “Lanetlenmiş Ağustosböcekleri” isimli yeni deneme kitabında bugünün dünyasını, “Yaşadıklarının sorumluluğunu üstlenebilme, sürünün içerisinde rengini belli edebilme yürekliliğini gösterebilenlerin giderek azaldığı bir dünya” olarak tanımlıyor. “Rengini belli edebilmek” ile “sorumluluk üstlenmek” ifadelerinin aynı cümlede geçmesi tesadüf değil. Rengini belli etmek hem sorumluluğun kendisi, hem de bunun gerçekleşebilmesi kişinin kendine karşı sorumluluk duymasıyla koşut. Ahmet Cemal’in kitabı, rengini belli etme sorumluluğundan kaçmayan, dolayısıyla “lanetlenmiş ağustosböceği” olmayı göze alan denemelerden oluşuyor. “Göze almak”, bir şeyleri “rağmen” yapabilmek Ahmet Cemal’in hayat felsefesi olmuş. Belki de bu, onun ait olduğu kuşağa (68 Kuşağı) özgü bir bakış. Benim aklıma takılan soru ise şu: Yaptıklarının sorumluluğunu üstlenebilmeyi gerçek özgürlük olarak tanımlayan bu kuşak nasıl oldu da kendi çocuklarına birey olmanın, sorumluluklardan kurtulmak anlamına geldiğini aşıladı? (Tabii ki topyekûn bir kuşağı itham etmek değil niyetim, genç kuşağın karakterini tek başına onların belirlediğini iddia etmek de en azından insafsızlık olur, ama diğer yandan bu soru, gerçeği bir yere kadar tartışmak için elverişli görünüyor bana.)

Toplum giderek bireycileşti!

Ahmet Cemal ısrarla, bireyselleşemeden toplumsal sorumluluk yüklenemeyeceğimizi ifade ediyor. Kendi iç kalelerini inşa edememiş, bireysel sorumluluklarını üstlenmemiş kişinin topluma karşı da sorumluluklarını yerine getiremeyeceğini vurguluyor. Çünkü sorumluluk demek göze almak demek. Zorlukları göze alabilmeniz için, kalenin temelleri sağlam olmalı. Ne istediğinizi bilmeden, doğrularınızın doğruluğundan emin olmadan “renginizi belli ederseniz” ilk karşı atakta kaleler yıkılıverir. Böyle düşününce ister istemez akla başka bir soru geliyor, yoksa bugün rengini belli edenlerin azlığı bireyselleşmenin azlığından mı ileri geliyor? Şimdi bazıları itiraz edecektir, canım olur mu hiç, toplum giderek bireycileşti! Belki de bireyselleşemediği için bireycileşmiştir. Başka bir deyişle kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmediği için toplumun sorumluluğunu da üstlenmemiştir. Kendi sorumluluğunu üstlenmemekten daha büyük bir bencillik var mı? Bencil kişinin alametifarikasının sorumluluktan kaçmak olduğunu düşününce hele… Bunu şöyle ifade ediyor Ahmet Cemal: “Üzerine düşünülmemiş, dürüstçe hesaplaşma konusu yapılmamış bir Ben’in toplumsallığı, bir yanılsama olmanın ötesine geçemez.”

Bu yanılsama tespiti ilginç. Demin sorduğum soruyla ilişki kuruyorum da, Ahmet Cemal’in kuşağı sorumluluk ile özgürlük arasındaki ilişkiyi her ne kadar teorik olarak kurmuş olsa da, kendi hayatları özelinde bireyselleşmeyi “tamamlayamamış” gibiler. Belki de bu tamamlayamama yüzünden, toplumsallaşma bir yanılsamanın ötesine geçemedi onlar için. Dolayısıyla oradan hızla geri dönüldü, bireyselleşme direksiyonu bireycileşmeye doğru kırıldı. Zaten bir yanılsama olan toplumsallaşma fikri, sonraki kuşaklara da aktarılamadı. (Bu sorular, ülkenin burjuva devrimini tamamlayamamış olması ve giderek gericileştiği gerçeğini, dolayısıyla da Adorno’nun toplumsal yazgı ile bireysel yazgı arasındaki kurduğu ilişkiyi hatırlattı bana…)

Berrak düşünce berrak dil yaratıyor

Çağrışımlarla ilerliyorum ve bir soru ötekini doğuruyor. Peki bu peş peşe doğumları neden paylaşıyorum? Çünkü zihnimde açılan pencereleri Ahmet Cemal’in denemelerine borçluyum. Tam da onun isteyeceği gibi, denemeler okuyanı yeni sorulara, yeni fikirlere, yeni konulara ve hatta yeni yazarlara gönderiyor. Ahmet Cemal, denemenin yapması gerekenin “bilgi aktarımı”ndan daha fazlası olduğunu söylüyor. Denemecinin amacının okuru bilgiyle donatmak değil, düşünmeye ve sorgulamaya sevk etmek olduğunu ısrarla vurguluyor. Bunu yaparken de “ahkâm kesmekten” itinayla kaçıyor. Onu bundan caydıranın okura karşı duyduğu sorumluluk olduğunu da şöyle anlatıyor: “Bu sorumluluğun temelinin de bir tür içtenlik olduğuna inanıyorum. Yani, yazıyla iletmek istediğim bir şey varsa, onu çarpıtmadan, türlü düşüncelerle olduğundan farklı göstermeye çalışmadan iletmek; bunu herhangi bir nedenle yapamadığım veya yapmak istemediğim yerde de, susmak.”

Cemal’in denemeye yaklaşımı “aydın tutumu”yla da doğrudan ilişkili. “Aydın kimdir” sorusuna verdiği yanıtlarda bunun izlerini görüyoruz. “Gerçek aydın, ancak doğru dilin doğru düşünceyi oluşturabileceği gerçeğinin de her zaman bilincindedir” diyor Ahmet Cemal. Doğru dilin altını ise farklı denemelerde tekrar tekrar çiziyor. Ona göre “doğru dil”, düşüncesini ve bilgisini karşısındakine berraklıklı ulaştırabilen dildir. Aydın dediğin bilgisini paylaşmakta cömert olmalı ve onu anlaşılmaz kılmaya değil, aksine olabildiğince anlaşılır şekilde anlatmaya çabalamalıdır. Kimilerince “iddia edildiğinin” aksine “hiçbir bilgi yoktur ki, uygun dil bulunduğunda başkalarıyla paylaşılmasın” demesi de ondan. Aslında bu vurgu da dönüp dolaşıp yazının başında değindiğim “sorumluluk” meselesine geliyor. Bilgiye sahip olmanın da bir sorumluluğu var. Onu tekelinde tutmamak. Tutmamanın yolu da herhalde o “doğru” dili yakalamak.

Ahmet Cemal’in dile yaklaşımı “yalınlıkla” sınırlı değil. Kolayca kullanılan söylemler karşısında uyanık bir tutum alıyor Cemal. Örneğin “Siyah ve Beyaz” başlıklı denemesindeki yaklaşımı bu konuda dikkat çekici. Bir televizyon kanalında bir konuşmacının Türkiye’de son zamanlarda hep siyah ile beyaz arasında kalındığını, oysa başka renklerin de olduğunu ifade etmesi üzerine kaleme alınmış bir deneme bu. Çokça yinelenen ve artık içeriğinden de kopup şablona dönüşen bir ifadedir, “hayatta griler de var efendim!” Ahmet Cemal bu söylemin belli bir çerçeve içinde doğru olabileceğini belirtmekle birlikte çok önemli bir vurguda bulunuyor: “Siyah ile beyaz arasındaki öteki renklerin de hakkını vermek, çoğu kez sağlıklı uzlaşmalarla, ödün sayılmayacak geri çekilişlerle eşanlamlı olabilir. Ama çok önemli bir koşulla: önce siyah ile beyazın kesinlikle belirlenmiş, böyle bir belirleme üzerinde her türlü bulanıklıktan arınmış bir görüş birliğine varılmış olması koşuluyla!”

Ahmet Cemal, iki şeyi birden yapıyor bunları söylerken, hem aydının derinlemesine düşünülmeden oluşmuş söylemler karşısındaki uyanık tavrını gösteriyor, hem de pek çoklarının kaçındığı “netliklerin” gerekli olduğuna vurgu yapıyor. Aslında siyah ile beyazı belirlemenin önemini belirtirken, öteki renklerin kıymetini de savunmuş oluyor. Bulanıklığın hiçbir rengin hayrına olmadığını söylüyor. Bulanıklıkları ortadan kaldırmaya çalışırken, kendi rengini de belli etmekte ısrar eden bir aydının sorumluluğuyla, lanetlenmiş ağustosböceği olmayı göze alarak…

Radikal Kitap, 28 Eylül 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.