Ne zaman ki otobiyografik tarafı ağır basan bir roman üzerinden kurmaca ile gerçeklik ilişkisi tartışılsa aklıma takılan bir soru var, “şu dünyada sıfırdan yaratmak diye bir şey var mı?” Olay örgüsünün, hikâyenin, karakter dağılımının gerçek hayatla hiç ilgisi olmadığını varsaydığımız eserlerde bile, yazar hepimiz gibi dünyayla iletişim halinde bir varlıksa, çok uğraşsa bile bütün bu bağlardan kurtulup sıfırdan uydurabilir mi? Aslında o bile farkında değildir çoğu zaman, gördükleri, okudukları, hayatına girenler ve çıkanlar, şöyle bir kulağına çalınanlar, izlediği bir film, uzak bir akrabanın dikkat çekici bir yönü, hepsi ama hepsi metnine sızabilir, sızar, belki de sızmalıdır. Güçlü yapıtları tanımlarken kullandığımız “ne kadar da gerçek”, “karakterler nasıl da nefes alıp veriyor”, “hakikaten tam da böyle olmaz mı” cümle kalıplarının kaynağında da, metnin hayattan aldığı bu güç vardır kanımca. Benzer şeyler yaşayan, benzer insanlarla karşılaşan öteki insanlardan yazarı ayıran özellik, bunları derinlemesine gözlemleme yetisi olsa gerek. Nicedir düşündüğüm ve kendi kendime tartıştığım bu fikirleri Virginia Woolf hakkında yazılmış ve Türkçeye yeni kazandırılmış olan bir kitabı okuyunca hatırladım. Anthony Curtis’in “Virginia Woolf” isimli biyografi çalışması, yazarla ilgili verdiği pek çok bilginin yanında yazarın hayatı ile eserleri arasındaki paralelliği ortaya koyması açısından ilgimi çekti. Hemen belirteyim; Curtis, Woolf’un eserlerinin tamamının otobiyografik olduğunu söylemiyor. Öte yandan Woolf’un olaylar aynı olmasa da, karakterlerini gerçek hayatta karşılaştığı kişilerden esinlenerek oluşturduğunu belirtiyor. Bunun yanında kitabı okuduğunuzda gerçeklikten kurmacaya aktarılanların bununla sınırlı kalmadığını da görüyorsunuz. Üst üste yaşanan ölümlerin, üvey ağabeyinin cinsel tacizinin, baba imgesinin Woolf’un romanlarının “dertlerini” belirleyen önemli öğeler olduğu muhakkak. Dolayısıyla belki sadece bir eseri için “otobiyografik” tanımlaması yapılıyor ama aslında hiçbir eserini bütünüyle bunun dışında saymak mümkün görünmüyor. Ben bu gerçeğin sadece Woolf söz konusu olunca değil, bütün yazarlar için kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Metinlerin yazarın hayatından, deneyimlerinden, bünyesine kattığı herhangi bir şeyden tümüyle bağımsız olamayacağına inanıyorum. Belki de biyografi çalışmalarının yazarın yapıtlarını anlamamızda doldurduğu yer de bunun bir göstergesi. Tam bu noktada Mîna Urgan’ın Virginia Woolf incelemesini hatırlayabiliriz. Urgan bir biyografi yazarı değil. “Virginia Woolf” isimli Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabı da “inceleme” kategorisinde sunulmuş okura. Ancak bu kitabı pekâlâ bir biyografi çalışması olarak okumak mümkün. Woolf’la ilgili bir edebi inceleme olmasına rağmen, Urgan yazarın yapıtlarını yaşam öyküsüyle ilişkilendirerek oluşturmuş kitabını.

Woolf’un Kaynakları

Yaşam öyküsünden yapıtlarına yansıyan izleri takip ederek yol almış. Curtis’in kitabından farklı olarak, hangi karakter gerçek hayatta kimden esinlenilerek yaratılmışın ötesine geçip meseleyi biraz daha derinleştirmiş. Virginia Woolf’un yetişme koşullarının, aile yapısının yapıtları üzerindeki etkisini daha analitik bir gözle aktarmış. Yaşam öyküsünün yazarın düşünsel yapısının oluşumunda oynadığı rolü incelemiş. Curtis, Mîna Urgan’ın analitik bakışından uzak. Bir gazeteci gibi, nerede ne olmuş, Woolf kimlerle tanışmış, aile hayatındaki belli başlı olaylar nelermiş, bunun bir dökümünü yapmak istemiş sanki. Bunda Woolf hakkında bir hayli kapsamlı biyografilerin zaten bulunmasının etkisi olmalı. Belki de yazar eli kolu bağlı hissetti kendini. Yine de Mîna Urgan’ın kişiler ve olaylar dizgesine saplanmayıp, okuru isimlere boğmadan, meselenin özünü hiç kaçırmamayı sağlayan çalışması sadece Türkçe yazılmış olanlar içinden değil, Türkçeye çevrilmiş öteki kitaplar arasından da sıyrılıyor.  Woolf’un nasıl bir ortamda büyüdüğünün de ötesinde, dönemin İngilteresi, Viktorya Çağı’ndan İkinci Dünya Savaşı’na kadar yazarın içinde bulunduğu dünyayı da genel hatlarıyla vererek, Woolf’un edebiyatına kaynaklık eden unsurları ihmal etmemiş Urgan. O yüzden Anthony Curtis’in çalışması Virginia Woolf’un hayatına ve eserlerine genel bir bakış veriyorsa, Mîna Urgan’ın incelemesi bu genel bakışı konuyu dağıtmadan derinleştiriyor diyebiliriz. Kuşkusuz hiçbiri Woolf’un kendi kaleminden çıkmış olan günlüklerinin yerini tutamaz. “Bir Yazarın Güncesi” adıyla yayımlanan güncenin en önemli özelliği yazarın iç dünyasına ilişkin en derin bilgiyi vermesi. Woolf’un yaratma sürecindeki dalgalanmalar, yapıtları yayınlandığında yaşadığı endişeler, eleştiriler karşısındaki tutumları ve hissettikleri, tek tek eserlerini oluştururken neler düşündüğü, nasıl çalıştığı… Ve tabii çok daha fazlası. Herhalde her yazarın güncesi bu anlamda bulunmaz bir kaynaktır. Ancak bunun Woolf özelinde daha da “bulunmaz” olduğunu vurgulamalı. Çünkü Virginia Woolf’un hayatında günce yazma eylemi, neredeyse romanları kadar önemli yere sahip. Her güne yazarlık üzerine birer deneme sığıdırdığını söylemek yanlış olmaz. Üstelik “günce doğallığını” yitirmeden. Deneme demişken “Granit ve Gökkuşağı”nı da hatırlatmalı. Woolf’un eleştiri yazılarının derlemesi bu kitap, onun romancı yönünün dışında, eleştirmen ve denemeci kimliğini anlamamız için de büyük bir kaynak. Ayrıca biyografiler üzerine denemeleri de özellikle bu yazı bağlamında dikkate değer.

Virginia Woolf’un en kapsamlı biyografisini yazan yeğeni Quentin Bell’in “Virginia Woolf” isimli kitabı, yazarla ilgili pek çok incelemeye kaynaklık etmiş. 698 sayfalık bu kitap Virginia Woolf’la ilgili olmanın yanında, bir aile tarihinin ayrıntılı anlatımı adeta. Woolf’un yaşamının bütün ayrıntılarına ilişkin bilgi sahibi oluyorsunuz. Mîna Urgan’ın ya da Anthony Curtis’in kitaplarının sahip olmadığı bu ayrıntı bolluğu işin esasını kaçırmaya neden olabilir belki ama aynı zamanda kitabın hiç eskimeyecek bir başvuru kaynağı olmasını da sağlayan özelliği.

İşin asıl ilginç tarafı, Woolf’la ilgili bunca inceleme ve yazarın kendi günceleri varken, yeni çalışmalara hâlâ yer açılabiliyor olması. Her  biyografi, yazarın hayatına ve yapıtlarına yeni bir yaklaşım getiriyor. Öyle ki, Woolf’un hayatı ile eserleri arasındaki ilişkiyi bu netlikte görebilmek için Curtis’in çalışmasını okumam gerekti. Mîna Urgan’ın çalışması ise o zamanlar daha çok Virginia Woolf’un bilinç akışı yöntemi ile gerçekçilik ilişkisi üzerine düşündürmüştü beni. Öyle ya da böyle, hayatlar ile yapıtlar arasındaki bağları irdeleyen her çalışma, hem söz konusu yazar hem de genel olarak edebiyat üzerine düşünmemizi sağlayan sonsuz bir kaynak sunuyor.

 

Radikal kitap, 14 Temmuz 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.