“Öykülerimde Yaşama Sevinci ile Humor da Var”

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada ortaya çıkan varoluşçu akımın etkisi Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşerek kendi varoluşçularını yarattı. Demir Özlü kendini açıkça bu akıma dahil eden, dönemin tartışma ortamında varoluşçuluğa karşı yöneltilen eleştirileri göğüsleyen ve kuramsal planda da yanıtlayan iki edebiyatçıdan biri. Öteki, Ferit Edgü. Kuşkusuz Türkiye’de varoluşçuluğa dahil edilebilecek edebiyatçılarımız iki isimle sınırlı değil ama onların özelliği, kendilerini bu akımın içinde görüp bunu bu açıklıkla dile getirmeleri. Bu özellikleri, onları yalnızca öykü ya da roman yazarı yapmamış, bir de edebiyat ve felsefe üzerine düşünen ve tartışan entelektüeller haline de getirmiş. Haline getirmiş diyorum, çünkü o yıllarda gencecikler. İlk öykülerini yeni yeni yayınlıyorlar. Ve varoluşçuluk içinde kendi kanallarını bulup, bir bakıma kendi varoluşlarını da yaratıyorlar. Kendilerini hâlâ bu akımın içinde tarif edip etmedikleri, eserlerinin yolculuğu nasıl sürdürdüğü başlı başına bir inceleme konusu. Bu incelemeye girişmese de, Demir Özlü’nün yazarlık serüvenini merak eden, onunla tanışma olanağını henüz bulamamış okurlara bulunmaz bir olanak doğdu şu günlerde. Üstelik bizim bu söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz günlerde son noktasını koyduğu yeni bir kitabını da yayınevine teslim etmeye hazırlanıyordu Özlü.

Yapı Kredi Yayınları, Demir Özlü’nün tüm öykülerini tek bir kitapta topladı. “Sürgün Küçük Bulutlar” adı altında toplanan öyküler, yakın tarihten eskiye doğru sıralanmış. Yani ilk kitabında yer alan öykülerle bitiyor kitap. Bu, bir tür okuma biçimi önerse de, kronolojik takip takıntısı olan okur, kitaba sondan başlamayı tercih edebilir.

Öte yandan dilediğiniz anlarda, ortasından, sonundan, başından, dilediğiniz şekilde okuyabileceğiniz bir Demir Özlü külliyatı bu.

Bana göre bu külliyat yalnızca yazarın kendisini ve eserlerini tanımaya değil, Türkiye’deki varoluşçuların bu felsefeyi edebiyata nasıl taşıdığını çözümlemeye de yarayacak önemde. Ayrıca toplumsal gerçekçiler ile varoluşçular arasında yürüyen tartışmalara bir ucundan yaklaşmak, farklı okumalara yelken açmak için de iyi bir başlangıç olabilir. Bu da bizi akımlar içi bir tartışmadan çok, edebiyat, felsefe ve hatta hayatın her alanıyla ilgili konulara sürükleyebilir… Ki zaten sanatın en güzel tarafı bu değil midir?

“Sartre etkileri ve dolayısıyla varoluşçuluk… Sizin öykülerinizde, özellikle ilk dönem için, önemli bir etki. Kundera da diyor ki, insanın varoluş meselesini irdelemeyen tek bir edebiyat eseri olamaz. Sizce de böyle midir?”

“Sadece Sartre’ın etkileri ya da benim Sartre’ın düşünceleriyle karşılaşmam diyemeyiz. 2. Dünya Savaşı sonunda dünyada büyük bir değişim vardı. Kapitalist dünya ile Stalinist dünya karşı karşıya kalmıştı. Ben Sovyetler’in savaşı kazanmasına bir çocuk olarak sevinsem de, ilkgençlik yıllarına doğru oluşmaya başlayan düşüncelerimle Stalin diktatörlüğünün eleştirisiz yandaşı olamazdım. Zaten Sartre’ın düşünceleri yeni doğan dünyayı çok iyi çözümlediği için onunla ilişki kurmuştum. Türkiye’ye varoluşçu düşüncenin gelmesi bir rastlantı değildir. Camus’nün ve Sartre’ın düşünceleri bütün dünyada yankılanıyordu. Kierkegaard yeniden büyük bir güçle ortaya çıkmıştı. Salgın gibiydi. Ama haklı, derinlikli bir salgın. Türk dilinde şimdi Ülker İnce’nin çevirisi olarak çok önemli bir kitap var; Frances S. Saunders’in ‘Parayı Verdi Düdüğü Çaldı’ adlı kitabı. CIA’nın kültürel alanda o dönemde Avrupa düşünce dünyasında Sovyet etkisinden ve komünist partilerden çok Sartre’dan korktuğunu açık açık yazıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya birleşik kaplar gibi olmuştur. Bu, Türkiye için de böyledir; ikinci sınıf bir ülke gibi görünsek de. Sartre 1956 Macar ihtilaline kadar Fransız Komunist Partisi içinde kaldı. Bunları izlemeden çağının yazarı olunamazdı. Kundera daha ötesini de söylüyor: Roman felsefeden çok insan varoluşunu ortaya çıkarmakta başarılıdır, diyor. Kendisiyle 80’li yılların başında Stockholm’da görüşmüştük.”

“Varoluşçu felsefeye yaslanarak yazdığınız öyküler, özellikle 1950’lerin Türkiyesi’nde nasıl bir yer edindi? Öykülerinizde yabancı mı kaldınız, yoksa zaten o öyküler o zamanın Türkiyesi’nin içinden mi doğdu aynı zamanda? Bu ilişkiyi konuşalım istiyorum biraz.”

“Yadırgandı ama çok ilgi çekti. İlk kitabım ‘Bunaltı’ üzerine en az on beş yazı çıktı. Hepsi de dönemin tanınmış şair ve yazarlarıydı. Olumlu, olumsuz pek çok eleştiri. Bizim için büyük bir mücadele alanı açılmıştı. Hem Judanovcu ‘olumlu tip’ edebiyatına niçin karşı olduğumuzu anlatacaktık, hem de varoluşcu felsefeleri. Türkiye, dünyadan uzak bir yerde değildir.
Şimdi Ortadoğu’da bir savaşa sürüklenirse bunu yeniden görür. Çanakkale’deki savaşa dünyanın öteki ucundaki Anzaklar niçin gelmişlerdi? Bizim tavır almamız, çok geniş –bu alanlarda– bir çeviri furyasına da yol açtı. Boğaziçi Üniversitesi’nde bu konuda yapılmış, İngilizce bir doçentlik tezi de var.”

“Öykülerinizde mekân, özellikle de kent önemli bir unsur. Neredeyse bir öykü kişisi kadar önemli. Demir Özlü’nün öykücülüğünde kentin bu önemi nereye oturuyor?”

“Kent yazarıyım. 20’li yaşlarımın başında çok Balzac okumuşumdur. İnsanlar kentleri yaratarak uygarlığa adım atmışlardır. Yaşadığı kent insanı biçimler. İşte böyle. Uygarlık –çeşitli düzeyleriyle– ancak kentlerde ortaya çıkar. Toplumsal özgürlük kentlerde ortaya çıkar.”

“Sizin varoluşçu hikâyeler yazdığınız dönem toplumsal gerçekçiliğin de yükselişe geçtiği bir dönemdi. Bu iki akım arasında kıyasıya bir tartışma olduğunu da biliyoruz. Varoluşçuluğun bireyi toplumsal olandan kopardığı tezleri de o dönemde öne sürülmüştü. Siz buna katılıyor musunuz ve sizin öykülerinizde toplumsallık ne ölçüde, nasıl yer almıştır size göre?”

“Elbette insan kendi toplumu içindeki değişimlerden, çalkantılardan çok uzak kalamıyor. O dönemde daha açık, imge ve metafor yükü azalmış, daha toplumsal, dahası bazı sloganlara dahi yaklaşan öyküler yazdım. Sonra gene kendi dünyama döndüm. Gençlik yıllarımdan beri özellikle Fransız İhtilali çevresinde ortaya çıkmış ‘libertinage’ eğilimlerine de yakındım. Diyeceğim bir libertin idim. Bunu açıklamayacağım. Okuyucu kendisi keşfetsin. (Bir anlamda ahlak dışılığa, yozlaşmaya yol açmayan bir cinsel özgürlük taraftarlığı. Ama bu ahlak toplumsal tabuları içermez. İnsanın kendi yarattığı ahlaktır) Şimdilerde kendi içimdeyim. Ama çağdaş dünyaya olan karşıtlıklarımı öfkeye yakın bir anlatımla ortaya koyacağım. Bu eğilimde bir ‘anlatı’yı bugün bitirdim.”

“‘Bugünkü bireyci görünen, güya bireyci olan, ama yüzeysel anlamda bireyi yükseltecek bir şey yapmıyor bu ortam’ diyorsunuz. Gerçek anlamda bireyi yükseltmekten ne anlıyorsunuz?”

“Kapitalizmin 1989’dan sonra daha geniş, daha tutkulu yayılma olanakları bulmasını, bu durumun da tek sözcükle ‘küreselleşme’ olarak adlandırıldığı dönemi kastediyorum. Bu dönem bireyin ortaya çıkışı gibi gösteriliyor. Oysa kültürel anlamda birey düzeysizleştiriliyor. Güncel bireylik büyük mağazalarda dolaşmak, oralardan alışveriş etmek, markalar, tv show programlarında görünmek, güdümlü görsel, popüler kültürle çevrili. Çoktan karar verilmiş gibi: insan yüceltilmemeli, o basit bir tüketiciden başka bir şey değildir. Edebiyat dahi basit kiosk edebiyatı olmaktan çıkarıldı; best-seller kitap endüstrisi haline dönüştürüldü. Bu kültürel kaynaklarla beslenen ‘birey’lerin, gittikçe de nüfusu artan dünyada yaşamsal sorunları çözecek kurumları yaratma olanakları elbette yok. Eski kültür birikimleri, hümanist kültür, derinlikler arayışındaki kültürel yaratıcılık bireyi yükseltir.”

“Solun bireye bakışını bu anlamda nasıl görüyorsunuz? Özellikle sizin ilk öykülerinizi yazdığınız yıllarda ve tabii bugün de. Bu konuda bir ilerleme var mı?”

“Resmi sol bu işin içinden çıkamadı. Geçenlerde, bizim gençlik yıllarımızda Varşova’da çok önemli bir felsefeci sayılan Adam Schafft’ın Marksizm ve egzistansiyalizm üzerine yazdığı kitabı yeniden okudum. Varşovalı filozof, egzistansiyalizmin çok yaygınlık kazanması karşısında
resmi Marksizmi yumuşatmaya, varoluşçuluğu anlamaya çalışıyor, fakat bir senteze varamayıp gene resmi Marksizme dönüyor. Sentez yapamayacağını bilmesi gerekirdi çalışmasına başlarken. Çünkü Marksizm ile varoluşculuk birbiriyle yıkışan iki felsefe değillerdir. Bu Sartre’ın söylediği gibidir: “Varoluşçuluk, Marksizm içinde özerk bir alandır.” 1958 Türkiyesi ile bugünkü Türkiye arasında, edebiyat dünyası sınırları içinde bir farklılık var. Sorunu anlayan edebiyatçılar çoğalmıştır… Fakat 1980’e kadar izlediğim sol siyaset elbette Marksizmi hiç anlamış değildi. Bugünkü durumda da anlayışsızlığın yer yer öne çıktığını görüyorum. Ne yazık ki Marksist sol hâlâ yerine oturmuş siyasi bir güç değil. Yıllarca bıktırıcı ‘revizyonizm’ tartışmaları yaptılar. Oysa Marksizm bizzat kendisi revizyonist bir felsefeydi. Durmadan durumu gözden geçirmeyi o önerir.”

“Birey ve sorumluluk kavramlarını kendi bakışınızla yorumlarsanız neler söylersiniz? Hikâyelerinizde size göre sorumluluk kavramı nasıl girmiştir. Bireyin kendini sorumlu hissetmesi…”

“Varoluş felsefelerinde bireyleşme, bunaltı, özgürlük hemen sorumluluğu getirir. Ben bunu yaşamımda, toplum içinde aldığım tavırlarla, bağıtlanmalarımla gösterdim. Öykülerimde değil. Öykülerde göstermeye kalkışmak, hemen ‘güdümlü edebiyatı’ getirirdi. Diyeceğim ‘olumlu tip’ hemen ortaya çıkardı. Bakın nerede ‘aydınlık gelecekler’ edebiyatı. Gelecek aydınlık mı? Başkalarına sorumluluk yüklemeyi sevmem. Belki bazı makalelerimde bu kavramdan söz etmişimdir.”

“‘Tedirgin olmayan bir yaşam nedir ki?’ diyorsunuz bir öykünüzde. ‘İnsanın rahatsız bir yanı olmalı, pis bir yanı.’ O rahatsız yan insanı sorumluluğa da götürmez mi? Sorumluluk duymayan biri kendine ya da başkasına karşı, rahatsız olur mu?”

“Evet söylediğinizi söylemek istiyorum. Ama bu dilek çıplaklıktan kurtulsun diye “pis bir yan” falan gibi söz kalabalığına getiriyorum. Edebiyat söylevi kaldırmaz. Çok büyük ölçüde söylevden kaçtım. Bunu en iyi başaran Brech’tir sanıyorum. Ama son aylarda söyleve yaklaşmak istiyorum. İlk örneği bu ay başında çıkan Sözcükler dergisinde (sayı: 36) yayınlanan MouZaka adlı öyküdür
Bugün bitirdiğim anlatıda da buna yaklaşan paragraflar var. Çünkü bugün yaşadığımız dünyaya ve yurduma karşıtlığım artıyor.”

“‘Biz Batı kültürünün yüreğine yöneldik, süsüne değil’ diyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?”

“Batı kültürünün en temel metinlerini, edebiyatta da okumaya, özümsemeye çalıştık demek istiyorum. Türkiye insanı dramatik bilinçle karşılaşsın istiyorum. Acı çeken bilinçle de. Çünkü iyi yanlarıyla ‘ilerleme’ diye bir şey varsa eğer, bunu yaratan acı çeken bilinçtir. Bunun yanında anlatılarımda değil öykülerimde yaşama sevinci ile humor da var. Bunların anlaşılabilmesini isterdim.”

“Sürgünlük sizin edebiyatınıza sızmaktan öte, özellikle bir dönem öykülerinizde egemen olmuş. Bu bağlamda edebiyatçının yaşadıkları ile yazdıkları arasındaki ilişki üzerine ne dersiniz?”

“Elbette 1967’de yedeksubaylık rütbemin alınarak Muş Piyade alayına sürülmemden söz etmeyeceğim. Ama 1979’dan sonra 32 yıl İsveç’te yaşamak durumunda kaldım. Fakat konuyu derinleştirirseniz, kendi özyurdumuzda da sürgün gibiydik. Kültürel bağlantılarımızdan dolayı. Edindiğimiz ‘vicdan’ farklılığından dolayı. Yazdıklarımda yer yer kendi yaşadıklarımdan hareket etmeyi doğru bulurum. Fakat onlar yazış sürecinde değişirler, farklılaşırlar. Hayal ürünü olmaya dönüşürler. İçine giren kahramanlar da ya gerçekten harekete geçmiş ve dönüşmüşlerdir, ya da başlangıçta da hayaliydirler.”

“Neredeyse tüm öykülerinizde ‘ben anlatıcı’ var. Yazarın hayatı ile okudukları arasında paralellik kurmaya eğilimli okurlar düşünülünce riskli bir anlatıcı ses. Sizin bunu seçme nedininiz nedir?”

“Açıklıkla bilmiyorum. Belki ilk gençlik yıllarında okuyup, bağlandığım kitaplar. Camus’nün ‘Yabancı’sı, Rilke’nin ‘Malte’si gibi. Ama (o) romanları da yazdım: ‘Küçük Burjuva’, ‘Amerika 1954’ gibi. ‘Sen’ anlatımı da kullandım: ‘Berlin’de Sanrı’, ‘Bir Yaz Mevsimi Romansı’ gibi. Ama bunlar roman ve anlatı.”

“‘Söylemek istediğim her şeyi söylemişim’ diyorsunuz ve sanki bir tür yazmaya veda var bu sözlerde. Söylemek istedikleriniz bir yandan çoğalmadı mı?”

“Evet. ‘Kanallar’ adlı anlatımı yazdıktan sonra (yayını: 1991) eskiden beri yazdıklarıma baktım, söylemek istediklerimin hepsini söylemiş olduğumu düşündüm. Yazmayı bırakmalıydım. İsteğim gerçekleşmedi. Yaşamaktaydım. Dünya da dönmeyi sürdürüyordu. İster istemez başka şeyler de yazdım. Çok çalışarak ‘İthaka’ya Yolculuk’u tamamladım. Tekrara düşmemeye çalışarak sürdürdüm yazmayı. Şimdi 18 Mart’ta, yani dün bitirdiğim anlatıya bakacağım. İsmi şimdiki halde: ‘Önünde Boş Bir Uzam’. Danimarkalı filozoftan alınma, değiştirme bir isim. Bilmem felsefeyle olan alışverişimde cesur davrandığımı düşünür müsünüz?”

“‘Belki daha az sözcük daha iyi anlatır’… Böyle bir cümle geçiyor öykünüzde. Toplu Öyküler’i armağan ettiğiniz Ferit Edgü’nün de sözcükleri en aza indirmek, sıfatlardan olabildiğince arınmak gibi bir dil arayışı olduğu­nu düşünerek soruyorum… Sizin dil arayışınızda da var mı böyle bir şey?”

“Gerçekten, çok özgün, ağırlıklı bir yazar olan benim bu en eski arkadaşım, yazarken minimalisttir. Yöntem olarak. Bana minimalist denemez. Anlatmayı seviyorum. Elbette iyi bir düzyazı yazarı olmak isteyen birisi dilin sesini yakalamak ister. 1987’de Berlin’de Edgü’yle ikimizin okumalarını dinleyen ve Portekizceden başka bir dil bilmeyen ünlü Brezilyalı bir yazar okumalardan sonra Türkçenin çok müzikal bir dil olduğunu söylemişti.”

“Kafka göndermelerine çok sık rastlıyoruz. Kafka’yla aranızdaki bağ nedir, onun edebiyatı ile sizin edebiyatınız…”

“Gençlik yıllarında Kafka bizi en çok etkileyen yazarlardan biriydi. Erişilmez bir yazardır. Her yıl, en az bir ayım Kafka ya da onunla ilgili şeyler okumakla geçer. Gene her yıl düzenli, on beş gün Nurullah Ataç okumam gibi.”

“‘Hikâyede her şey yaşamdaki gibi kendiliğinden olmalıydı’ cümleniz dikkatimi çekti…”

“Evet bu cümledeki gibi. Ama hayat da edebiyat gibi olmalı.”

Remzi Kitap Gazetesi, Mayıs 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.