Ömer F. Oyal’in “Önceki Çağın Akşamüstü” isimli romanı, yeni yüzyıla girilmesine rağmen hâlâ “geride kalmış” yüzyılın enstrümanlarıyla ve söylemleriyle işi götürmeye çalışan bir sol partinin “profesyonel devrimcisi” olan, adını hiç öğrenemediğimiz bir karakterin anlatısı üzerine kurulu. Bu profesyonel devrimcilik gereği, parti bu karakterin günlük hayatını işgal eden bir unsurdur. Dolayısıyla roman boyunca karakterin parti içi gözlemlerini, nükteli anlatımını okuruz. Bir yandan kendi devrimciliğini sorgulayan, bir yandan partinin aksayan taraflarını eleştiren, bir yandan “yoldaşları”nı kategoriler etrafında değerlendiren bir metindir önümüzdeki. Anlatıcı biteviye bir sorgulayış içindedir. Gözlemler yapar ve bu gözlemleri durmaksızın yorumlar. Bu yorumlar devrime, önceki çağa ve partiye bakışını, eleştirilerini yansıtır.

Diğer taraftan bir başka hikâye daha akmaktadır. Anlatıcı-karakter, içinde olduğu partiden tanıyıp evlendiği Nazlı’yla evliliğinde de derin bir yabancılaşmanın içindedir. Bu evlilik bir karıkoca ilişkisinden çok, iki parti profesyonelinin ev arkadaşlığına benzer. Böyle bir durum içindeyken anlatıcı, tesadüfen girdiği bir pavyonda Ceyda ismindeki kadınla karşılaşır ve ona tutulur. Bu kadınla aralarında hiçbir ortak nokta olmamasına rağmen bu tutku onu ele geçirir.

Romanın temel zaafı, karakterinin kişisel hikâyesi (olay örgüsü de diyebiliriz) ile partiye ve devrimciliğe ilişkin gözlemlerinin bir türlü kaynaşamamasıdır. İki ayrı koldan akan ırmak gibidir bu ikisi. Anlatıcının içinde bulunduğu devrimci örgüte ve geçmiş çağın alışkanlıklarına duyduğu yabancılaşma, bunu anlatmak için çırpınıp duran söylemlerden arındırılarak, hikâyenin kendisinde olduğu kadarıyla verilseydi, elimizde iyi bir roman tutuğumuzu düşünebilirdik. Üstelik, devrimcilik pratiğine dönük eleştirileri ve gözlemlerin üzerini kapatıp sırf hikâyenin kendisine odaklandığımızda görüyoruz ki, bu hikâye o yabancılaşmayı vermek için pek çok olanak barındırmakta. Ancak yazar bunu tercih etmemiş; kalemine, gözlem gücüne ve mizahi anlatımına güvenip hikâyeyi boşvermiş. Anlatıcının neden Ceyda’ya kapılıp gittiğini bir türlü anlayamamamız ondan. Nazlı’ya karşı duyduğu yabancılığı hissedemeyişimiz, kişisel öyküsü içinde nasıl bir ruh haline sahip olduğunu kavrayamayışımız da. Yazar bunları derinlemesine işlemek yerine güvenli gördüğü ve iyi bildiği alana sığınmış gibidir: Örgüt içi gözlemler. Burada kendini rahat hissettiği her halinden bellidir. Kalemi âdeta şakımaktadır. Dildeki bu başarı bize ötekini de pekâlâ yapabilecek bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu da düşündürür oysa.

Aslına bakarsanız romanın güçlü gözlemlerle okuyanı en çok saran, en akıcı bölümleri olmakla birlikte aynı zamanda en zaaflı tarafları da buralardır. Çünkü insanı ne kadar sararsa sarsın, meselesini hikâye içinde ilmek ilmek örmemesi, onu, roman yapacak unsurlardan uzaklaştırır. “Önceki Çağın Akşamüstü”nü pekâlâ bir “anı” kitabı olarak da okuyabilirsiniz o yüzden.

Yazar örgüt içi gözlemleri aktardığı bölümlerde olsun, kişisel hikâyeyi anlattığı satırlarda olsun, anlatıcısına bol bol “durum değerlendirmeleri” yaptırarak, romanının “arka planındaki” fikri birer söyleme dönüştürmüş. Anlatıcı-karakterli romanların kolayca düşebileceği bir tuzağa düşmüş böylece. Anlatıcı kısmına yazarın otoriter sesi yerleşmiş, karakterin sesi ise hikâyenin içinde giderek cılızlaşmış. Sözcüklere fazla yüklenmiş. Durumların ve atmosferin kendinde zaten var olan “mesajlarına” güvenmemiş.

“Önceki Çağın Akşamüstü”nde anlatıcı-karakter dışındaki karakterlerin silik olması da anlatımdaki bu sorundan kaynaklanıyor olmalı. Anlatıcının düşünceleri üzerine kurulu bir metinde, öteki karakterler ancak bir söylemin üzerinde yükseleceği kaideye dönüşüyorlar. Romanı bitirdiğimizde Ceyda’yı tanıyamıyoruz bile. Nazlı ne hissetmiştir hiçbir fikrimiz olmuyor. Hikâyede belirleyici öneme sahip bu karakterlerin bu denli silik kalması bilinçli bir tercih bile olsa roman için zaaftır bana göre.

Ayrıca söylemler üzerine kurulu bir anlatıda düşülebilecek bir başka zaaf daha baş göstermiş. Koca koca laflar eder olmuş anlatıcı. “Yaşamlarında mutlulukla bir kez karşılaşanlar hep daha mutsuzdurlar”, “Kıskançlık bile bir hak bilinci gereksinir”, “Pişkinlik hayatta kalabilme sanatıdır”, “Cepte para olduğunda duygusallık daha ihtişamlı olur” vs. Tüm bu ve benzeri söylemler aslında yazarın bize söylemesine gerek kalmadan, hikâyenin akışı içinde düşündürmesi gereken şeyler değil midir?

Bu durumun yarattığı bir başka sorun da esasında yalın diyebileceğimiz bir dili olmasına rağmen, yazarın yer yer kendini retoriğe kaptırmış olması. Bu kaptırma hali, anlatıcının ağdalı bir dilin içine düşmesine neden olmuş.

“Önceki Çağın Akşamüstü” aslında umutla bitmeyen ama yazarın bir son dakka hamlesiyle umutla bitirmeye çalıştığı bir roman. Her roman umutla mı bitmelidir, bu ayrı bir tartışma konusu. Öyle görünüyor ki, yazarın bu tür bir kaygısı var. Oysa hikâye baştan aşağı önceki çağın devrimciliğine yabancılaşmış bir adamın hikâyesi. Adamın vardığı yerde elinde kalan tek şey kimliği olmayan, cılız bir çocuk. Son paragrafta bize umut diye sunulan ise yine önceki çağın söylemi. (Irak’ta Amerikan İşgaline Son!) Bu söylemin hemen ardından, romanın son cümlesi geliyor: “Yeni bir çağ falan yok, sadece umut adlı inatçı kuş var.” Romanın bütünü bizi bu son cümleye hazırlasa bir itirazım olmazdı. Ama en baştan itibaren önceki çağ devrimciliğini içeriden de olsa eleştiren bir metnin sonunda umudu yine ona bağlamasında bir tuhaflık var.

Devrimci örgütlerdeki insanlık halleri, devrim hayalinin giderek bürokratik bir yapıya dönüşmesi, parti içi kuşak çatışmaları gibi konulara ilgi duyanlara keyif verebilecek bir kitap “Önceki Çağın Akşamüstü”. Ancak yayınevinin özensiz editörlüğü yüzünden bu keyiften de olmak mümkün… Dizgi hataları ve cümle bozuklukları Ayrıntı Yayınları’na yakışmamış…

 

“Önceki Çağın Akşamüstü”, Ömer F. Oyal, 320 s., Ayrıntı Yayınları, 2012

Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.