Kusursuzluk durağan, bense doludizginim” Anaïs Nin böyle yazmış güncesine… Bu cümleyi alın bir aşk tanımlaması olarak okuyun, ne kadar yakışır değil mi? Öyle ya, aşk da doludizginse aşktır ve asla kusursuz değildir… Anaïs Nin’in kendiyle ilgili yaptığı bu tanımlamanın aşkla örtüşmesi şaşırtıcı değil. Aşka âşık bir kadın var çünkü karşımızda. “Aşksız yaşayamam. Aşk benliğimin kökeninde” diyen, doludizginliğini aşkla, aşklarını da doludizginliğiyle besleyen bir kadın.

Ekim 1931’de güncesine düştüğü şu satırlar onun hayatla bağını olduğu gibi önümüze seriyor: “Daha olgun bir akla, bir babaya, benden daha güçlü bir erkeğe, bana aşkta yol gösterecek bir aşığa ihtiyacım var, çünkü geri kalanı, tamamen kendimin yarattığı bir şey. İçimdeki gelişme ve yoğun bir biçimde, dibine kadar yaşama güdüsü öylesine güçlü ki, ona direnemiyorum.”

Aradığı gibi “daha güçlü” bir erkek midir, orası tartışmalı ama bu cümlelerin kurulduğu tarihten iki ay sonra Henry Miller’la tanışır Anaïs Nin. O yıllarda henüz bir kitabı yayınlanmış, çiçeği burnunda genç bir yazardır. En çok bilinen İçsel Kentler ana başlığını taşıyan beş romanı 1940-1960 yılları arasında yazacaktır. Ancak henüz bir yazar olarak rüştünü ispat etmediği 1931 yılında Henry Miller’la ilgili ilk izlenimi, yazarlığının olduğu kadar aşkın da ipuçlarını taşır: “Hayatın sarhoş ettiği bir adam bu diye düşündüm. Tıpkı benim gibi.”

Biyografiler, mektuplar ve hatta yazarın kendi eserleri sanatçının kişiliği ve hayatı hakkında bize çok şey söyler kuşkusuz. Ama öyle sanıyorum ki, hiçbiri bir güncenin söyleyeceği kadar gerçek ve “olduğu gibi” değildir.

Biyografiler, başkaları tarafından yazılmıştır zaten. Sanatçının hayatı, bir başkasının süzgecinden geçirilerek aktarılır bize. Mektuplar ise başka biri için kaleme alınmış metinlerdir. Sanatçıyı, ruhunun derinliklerini o kişiye açmak istediği ölçüde tanıyabiliriz ancak. Kendi yapıtları ise dolaylı yoldan fikir verir. Kuşkusuz az şey söylemezler, sanat yapıtının “bilinçaltını” okumayı bilene özellikle…

Günceler ise kişinin aynası gibidir. Sanatçının kendine itiraf edebildiklerini okuruz orada. Yazar ayna karşısında soyunacak cesarete sahipse, günceler sanatçıyı tanıması, anlaması ve keşfetmesi için büyük olanak sunar okura… Üstelik bu sayede, günce bir başkasına ait de olsa, okurun kendine tuttuğu ayna görevi de görebilir, eğer onun da yazar kadar cesareti varsa…

Anaïs Nin’in güncelerinden bir bölüm, Everest Yayınları tarafından, “Henry ve June” adıyla yayınlandı. Neden “Henry ve June”? Yazarın Henry Miller’la aşk yaşadığı ve Miller’ın karısı June’la da tanıştığı bir dönemi kapsadığı için. Oysa Anaïs Nin, babası onları başka bir kadın için terk ettiği 11 yaşında başlamış günlük tutmaya. Ölene dek de neredeyse her gün yazmış. Öyleyse Anaïs Nin’i yalnızca bir romancı olarak değil, günce yazarı olarak da tanımlamak yanlış olmaz.

İster istemez şu soru takılıyor insanın aklına, ya öteki günlükler? Onlar neredeler? 1931-1966 yılları arasında tuttuğu günlükler altı cilt halinde İngilizce olarak yayınlanmış. Demek ki elimizdeki tadımlık bir derleme. Umarım Everest Yayınları o altı cildin de peşine düşer… Çünkü Anaïs Nin o cesareti göstermiş nadir yazarlardan. Kendini ayna karşısında çırılçıplak bırakmış, bırakmakla kalmamış, irdelemiş, irdelemiş, irdelemiş… Belki de bu sayede, okuru da kendini irdelemeye yönlendiriyor Anaïs Nin, “ peki ya ben nasıl yaşıyorum?” sorusuyla başlayan ama onunla kalmayan sayısız soruyla karşılaştırıyor. Öyleyse bu günlükleri okuyacak olanın da korkusuz olmasında yarar var… Hoş, hangi edebiyat eseri cesaret istemez ki? Eğer gerçek bir sanat eseriyse tabii.

Anaïs Nin yaşarken de yazarken de cesur. Yazarkenki cesareti, dürüstlüğünde, kendisini anlama çabasında, zaaflarını sakınmadan kâğıda aktarabilmesinde… Yaşarkenki cesareti ise kendini aşkın kollarına bırakabilmesinde… Henry Miller’la aşkı belki de bunun en cesur örneği. Hemen belirteyim, sözünü ettiğim, evli bir adam ile evli bir kadının aşk yaşamasındaki cesaret değil. Bunun sayısız örneği var dünya üzerinde. Cesaret, hayatı ona sunulduğu halinin dışına taşarak yaşayabilmesinde. Anaïs Nin’in cümleleriyle: “Hem Henry hem de June, hayatımın mantığını ve birliğini ortadan kaldırdılar. İyi bir şey bu, çünkü bir şablonu sürdürmeye yaşamak denmez. Artık yaşıyorum. Şablonlar, desenler oluşturmuyorum.”

Burada June’un, Henry’nin karısı olmaktan öte bir rol oynadığı notunu da düşelim, Anaïs’in hayatında. Anaïs, onunla farklı bir aşk deneyiminin de mümkün olabileceğini keşfedecektir. Belki de şablonlara en aykırı gelen de budur…

Birkaç ay sonra şöyle yazar Anaïs, Henry için: “Onu düşündüğümde aklıma bir erkek değil, yaşamın ta kendisi geliyor.” Çünkü, Henry’ye aşkı, hayatı iliklerine dek hissetme olanağı vermiştir ona. Ama o kadar değil. Henry Miller’la ilişkisi en büyük kaynağını fiziksel aşkta değil, zihinlerde bulur. Miller’la tanıştığı günlerde kocası Hugo şöyle der Anaïs’e: “Sen insanların beynine âşık olursun. Seni kaybedeceğim. Henry’ye kaptıracağım.” Haksız değildir. Ama bu yalnızca Anaïs Nin’in Henry Miller’ın zekâsına duyduğu hayranlıkla ilgili değildir. Bir gün şöyle der Anaïs, Henry’ye: “Seninle aramızda bir şey var, Henry; June’un asla tam olarak kavrayamayacağı ya da el koyamayacağı bir bağ.” “Zihin,” diye mırıldanır Henry…

İşte Henry Miller’ı düşününce aklına yaşamın ta kendisinin geldiğini söylediği o satırların hemen öncesinde ilişkilerinin bu “zihinsel” tarafını şöyle anlatır: “Sohbetlerimiz harika, her iki tarafı da etkileyen cinsten; onlar birer düello değil, karşılıklı, hızlı aydınlatmalar. Kafasından denercesine, yoklarcasına geçirdiği fikirlerin yerli yerine oturmasını sağlayabiliyorum. O da benim fikirlerimi genişletiyor, büyütüyor. Onu ateşliyorum. O benim akmamı sağlıyor. Aramızda sürekli bir devinim var.”

Devinim, hayattan yegâne beklentisidir zaten. Her an bir yenilenme, keşfetme ve arayıştır hayat Anaïs için. O yüzden ilişkilerinde hiçbir zaman “karanlık olmayacağına” inanmıştır. İkisi için de hayat “yenilenme” demektir. “Ben durgunluk, çürüme nedir hiç bilmedim” der.

Henry Miller bir mektubunda “Dünyada bir yara izi bırakmak istiyorum” diye yazar. Anaïs Nin şöyle yanıtlar onu: “Sana yardım edeceğim. Ben de kadınsı bir iz bırakmak istiyorum.”

İşte bu günlükler Anaïs Nin’in bıraktığı o “kadınsı iz”i takip etmemize de olanak veriyor. Yalnızca Henry Miller’la, kocası Hugo’yla ya da başkalarıyla ilişkileri değil, Anaïs Nin’in varoluşunda ana gövdeyi oluşturan “kadınlığı” var her satırında. O kadınlığı yaratan, derinlerde yatan tüm öğelerle birlikte. Çocukluğu, babasıyla ve annesiyle ilişkileri, suçluluk duyguları, öfkeleri ve özlemleriyle Anaïs Nin’i var eden her şey. Bu yönüyle, özellikle kadın okurların kadınlığa özgü sorular sormasını da sağlıyor kitap.

Anaïs Nin’in “Henry ve June” ismiyle yayımlanan günlüklerinin her satırında, onun kadın olma sürecini okuyoruz… Sancılı evet… Ama bir o kadar da coşkulu, köklü, derin… Anaïs Nin’e yakışır şekilde. Zaten, onu yazar yapan bu değilse nedir ki?

Radikal Kitap, 9 Mart 2012

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.