Kitaplarla dayanışma

Üst üste seçtiğim kitaplar, ya suçlama, yargılama, karalama ve yok etmekle ilgili ya da benim dosyamdaki ‘delil’lerimle ilgili

I) Temize Havale
Tutuklandıktan sonra ilk okuduğum kitaplardan biriydi ‘Temize Havale’ (Kitabın orijinal adı Corpus Delicti, Suçlu Beden). Önsözün son cümlesiyle başlamak istiyorum. “Sağlıklı olmaya uğraşmayan bir insan hastalanmaz, o zaten hastadır”. (Ve hemen annemi hatırlıyorum ne denli bir disiplini vardı, sağlığını, dinamizmini korumak için.)
Sanki dünya hapishane olmuş! Üst üste seçtiğim kitaplar, ya suçlama, yargılama, karalama ve yok etmekle ilgili ya da benim dosyamda görebildiğim kadarıyla “delil”lerimle ilgili, yani ulusların kaderini tayin hakkı, özerklik, yerinden yönetim vb. ile ilgili. ‘Temize Havale’ kitabını Radikal Kitap’ta gördüm; yazarı tanımıyordum ama nedense ilgimi çekti, ısmarlama listesine ekledim. Sevgili Zeynep (Oral) istediğim birkaç kitabı yolladı ve çok daha fazlasını, daha birkaç hafta geçmeden. Tam 38 kitap gönderdi, ne sevindik! Ismarladıklarım da vardı aralarında. Can Yayınları, Metis ve Cumhuriyet Kitap ağırlıklı bu paketten Juli Zeh’in kitabı da çıktı. Kitabı hemen alıp, önünü arkasını okudum; Mia Hall soruşturmasının karalama ve suçlama kraşentosunun boyutunu tahmin etmem zordu. Ama bizim BDP “operasyonu”na çok benzeyen yanları olduğunu bir sayfalık (ilk sayfa) mahkeme tutanağından anladım.
Gerçekten de suçlama ve “suçlulaşma” dürtülerinin bu kadar güçlü bir karşılıklılık içerdiğini düşünmemiştim. Bunu çok derin ifade eden 200 sayfalık roman sürekli olarak en dipte, en güçlü, en tepede, en zayıf, en ortada en çift yüzlü olanı, yükselirken düşüşü, düşerken yükselişi bu denli güçlü yaşatan bir şey okumamıştım! (Ama belki de 39 yıl sonra gelen tutsak olma hassasiyeti…) Mia Hall’un, yani sanığın “yöntemdışı entrikalar çevirerek, fikri içtima kuralı uyarınca bir terör savaşı hazırlama, milli barışı tahlikeye sokma, toksik madde kullanımı ve kamu huzuru için zorunlu olan testleri kasten reddetme suçlarını işlediği…” anlaşılmış. Mia Hall bu süreçte hasta olma hakkını kullanmak istiyor ve dolayısıyla yöntem dışı…. Hemen bu romanın arkasından Ayşecan Terzioğlu’nun “Biolojik Vatandaşlık”la* ilgili makalesini okudum ‘Neoliberalizm ve Mahremiyet’ adlı derlemeden. Mia Hall bu vatandaşlığı reddediyor, ama işte bu nedenle politikleşen bir davayı tersten politikleştiriyor.
Suçlu ile suçsuzun sık sık özdeşleştiği hayatımızda, (benim için Adnan Menderes’in asılmasından bu yana); hatta en “parlak konumlarda” bir dönem suçlanmış, tutuklanarak “dibe vurmuş” kişileri gormek mümkün. Ülkemizde ve dünyada da kısmen insanlar yoyo topu gibi bir yerde bir gökte ama ne yazık ki bazılarına zıplama hakkı bile tanınmıyor. Zıplatmama hakkı devletin “sağlığı koruma” hakkı gibi oluyor bu romanda Mia Hall için. Yine bizdeyiz; Bir yere bir göğe vurulan seçkinler hiç zıplama olanağı verilmiyenlerle bir sağa bir sola savruluyorlar. Çökertme ve şahlanma Mia Hall’un da özgürlük düğümü!
* Bu makaleden çok şey öğrendim. Çernobil’den sonra Adriyana Petryna tarafından ortaya atılan bu kavramın, Alman devleti adına Mia Hall’u suçlamak için nasıl kullanıldığı esas dikkat çeken bu romanda.

II) Eşik
Irmak Zileli’nin ‘Eşik’ kitabını tutuklanmadan almıştım, ama evde kaldı. Kasımın ikinci haftası Bakırköy’e geldi kitap. İlk sayfaları okurken, 39 yıl öncesine gidip, tüm tanıdıklarım, önceki tutukluluk yaşantısı ve hemen sonrası… hepsi yeniden canlandı ve bazı takıntıların hem tutuklayanlar hem de tutuklananlar açısından nasıl bir devamlılık gösterdiği beni düşündürdü. Giderek 50-60. sayfalarda bu düşüncenin boğuculuğu bana kitabı bıraktırdı. Diğer arkadaşlara verdim ve ben Ahmet Büke’ye geçtim…
Irmak’ın Radikal Kitap’taki eleştirilerini okumuştum ve Türkçesinin çok kıvrak olduğunu biliyordum. Bir hafta sonra kaldığım yerden devam ettim kitaba… Çok ince ayar gözlemleri var Irmak’ın ve dile çok rahat ve etkili aktarabiliyor gözlemlerini. Eğer böyle bir aktarımı olmasaydı bu kitabı asla okuyamazdım. Çünkü hemen hemen her karakteri tanıyordum ve tüm sekterlikleri, abartıları ve artık çok çok geride kalmış olması gereken “her şeye kadir ağabey” söylemleri… tahammül etmem zor şeyler… Kitaptaki Eylül’ün annesi ve yengesi koğuş arkadaşlarımdı ve Eylül’ün tüm sorgulamalarını, ben de o zaman akranları olarak yapıyordum. O zaman en çok da “babacan abi” olmadan düşünmenin ihtiyacını duyuyordum ve özgür kadın aklının değerinin önemini az da olsa kavramaya başlamıştım.
Kitabı bitirdiğimde şu duygudan kurtaramadım kendimi: ‘Eşik’teki küçük kız iyi ki annesinin yanında kalmış, yoksa savrulabilir ve böylesine keskin gözlemleri bu denli işlek ve verimli aktaramazdı. Ve 39 yıl sonra benim için yeniden “tutukluluk çağları” (Penguen, 24 Kasım 2. sayfa “Tarihle Yüzleşme” çizimi) başladı. Bu çağ sona erer ermez Irmak’la uzun bir sohbet yapabilirim inşallah. Devamlılığı ve değişeni 20’li ve 60’lı yılların gözünden anlatırım ona. Güvenilir bir sıcaklık var Irmak Zileli’nin dilinde, hem esnek hem olgun.

III) Federalizm
İstanbul içinde Bakırköy, aradığım, ulaşmak istediğim bir semt olmadı hiç. Ne var ki orada bir yıl kadar çalıştım hafta sonları. İngilizce öğretmeni olarak. Üniversitede üçüncü veya dördüncü yılımdı. İlk İngilizce sınıf dersimi orada yaptım ve ilk derse girmeden önce sanki hiç bir dil bilmiyormuşum gibi gelmişti, çok korkmuştum, ya konuşamazsam diye… Okulun adı DİLKO idi ve ben dil öğretmeyi hiç sevmedim. Sonraki derslerin hiç birini, (Mecidiyeköy’de de vermiştim) hiç ama hiç hatırlamıyorum. Dil öğrenmeyi ise çok seviyorum; yeni bilgiyi tekrar etmek, çok iyi bildiğini tekrar etmekten çok daha çekiçi ve eğlenceli. 2000 yılında St. Petersburg Devlet Üniversitesi Şarkiyat Fakültesinde 5-6 ay Kafkasya ve Orta Asya üzerine ders verirken haftada beş gün üçer saat Rusça dersine gittim ve gerçekten çok güzel geçti dersler. Şimdi de Kürtçe öğrenmeye çalışıyorum.
Bakırköy’deyim! 2012, Kadın ve Çocuk Tutukevinde. 1 Kasım 2011’den beri buradayım. Önce Oktay Uygur’un ‘Federalizm’ kitabını okudum, tam da okumak istediğim kitaptı. Bir türlü edinememiştim. Bir de baktım koğuş kitaplığında var. Bu kitaptaki bazı esaslar ve ayrıntılar bugünkü yeni anayasa yapma sürecinde hizmet edecek bilgiler içeriyor. Hem üniter, hem federal veya hem özerk, hem konfederal sistemler hakkında aydınlatıcı. Türkiye’de kimseler federalizmi bilimsel anlamda araştırmazken, siyasal yönetimlerin paylaşılan biçimlerini öğrenmek istemezken, yönetimlerin tek ve tekelli olanından farklı örnekler merak etmezken Oktay Uygur ‘un bu tezi/kitabı akademik bir titizlikle 1996 da yazmış olması çok önemli.Üniter, federal ve konfederal yönetim biçimlerinin her birinin artık daha da fazla ve özgün bir biçimde merkez kaç eğilimler taşıması, bir yandan da örneğin ABD’nin son yıllarda merkeze kayma eğilimlerini güçlendirmeye çalışması dünyada çatışma ve savaş ortamlarının yönetim biçimlerini bazen de bozarak dönüştürdüğünü gösteriyor. Kitap yayınlanalı 15 yıl olmuş. Şimdi merkez kaç, yani ademi merkeziyetçi eğilimler ve uygulamalar daha da yaygın ve etkin… Türkiye’nin yeni anayasasında bu gereksinimin yansıtılabilmesi için uğraş verenler arasında kitabın yazarı.
Kitabı koğuştaki arkadaşlara da aktardım. Hem teori hem de ülke örnekleri üzerinde durduk. Türkiye’de Siyasal Kültür, Sistem ve Kadın derslerime bu iyi bir giriş oldu. Bir toplumda değişim üslubunun o ülkenin siyasi kültürüyle ne kadar doğrudan bağlantılı olduğunu daha açık aktarabilme fırsatı doğdu.
Yazının uzun versiyonu bugün bianet.org’da.

Radikal Kitap, 10 Şubat 2011

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.