“Politikanın Sözü Playboy, Şiirinki Çapkın Bir Sözdür”

Orhan Alkaya, dizi sektörünün meşhur ettiği belki de ilk şair! Bu öyle bir “meşhur olmak” ki, şiir kitapları çok az satan bir ülkede, dizide aldığı rolden sonra yayımladığı kitaplar “yok satmaya” başladı. Tabii bu gerçek, ne onun oyunculuğundan, ne de şiirinden bir şey götürür. Popüler kültürle en az dirsek teması olan şiir, Orhan Alkaya sayesinde ilk kez popüler kültürden bu şekilde yararlanmış oldu. Dileğimiz, böylelikle yüzünü beyaz camdan, kitap sayfasına dönen izleyicinin, tutkulu bir şiir okuruna dönüşmesi… Orhan Alkaya’nın üç şiir kitabı, “Yenilgiler Tarihi”, Tuz Günleri” ve “Altı” bir arada yayımlandı. Böyle bir bütünlük içinde yayımlanmış olmaları boşuna değil. Alkaya için onlar ve aslında tüm eserleri tek bir kitabı oluşturuyor. “Yenilgiler Tarihi” ile “Tuz Günleri” daha önce yayımlanmıştı ama “Altı” son şiirlerden oluşuyor. “Şiir teker teker insanlara hitap eder. Aynı anda yirmi kişiye değil” diyen Alkaya’nın bu sözünden hareketle, bu kitaplardaki şiirler üzerine söz söylemeyi, her okurun kendisine bırakıp, şairin şiir evreni, sanata, politikaya, edebiyata bakışını konuşmak istedik…

Karşımızda ilk kitabını altı yıl çekmecesinde saklı tutacak kadar sanata, okura ve kendine saygısı olan bir şair olduğunu unutmadan…

 

 

“Sizinle ilgili araştırma yaparken, Ekşi Sözlük’te bir bilgiye rastladım. Her yerde söylediğiniz şu sözle ünlüymüşsünüz: Pavese okuyun! Pavese okuyun! Pavese’nin sizin okuma ve yazma serüveninizde yeri nedir?”

“Onu kim yazdı bilmiyorum. Doğru bir bilgi değil. Pavese çok sevdiğim bir edebiyatçıdır. Elinin değdiği her şeyi iyi yapmış bir edebiyatçıdır, böylesi de çok azdır. Ama her yerde ‘Pavese okuyun’ diye dolaşmıyorum. O seneler önce girilmiş bir ‘entry’. Birine ettiğim bir sözdür belki. Sevdiğim pek çok yazardan bir tanesi Pavese.”

“Bir şiiriniz şöyle bitiyor: ‘İşte beliriyor Orhan Alkaya, sana / bu belleksiz çağda bir son söz yazmak kalacak’ Çağın belleksizliği sizce şiiri nasıl etkiliyor?”

“Çok hızlı bir çağ yaşadı insanlık. Toplu öldürümler gördü. Binlerle ölçülen rakamlardan on milyonlarla ölçülen rakamlara transfer oldu katliamların miktarı. İnsanlık tarihi boyunca etnik ayrımcılık her zaman bir problem olarak yaşandı ama bunun bir soykırıma dönüşmesine tanık oldu insanlık. Anadolu’da tanık oldu, Avrupa’da tanık oldu. İnsanlar kitleler halinde yurtlarından sürüldüler ve yok edildiler. İnsanlık atom bombası gibi bir enstrümanla tanıştı. İletişim hızı denetlenemez ve algının kapasitesiyle karşılanamayacak bir hıza ulaştı. İletişim hızı ve çoklu iletişim, bir süre sonra iletişimsizlik gibi bir problem yarattı. Dünya küçük bir köye dönüştü. Bütün bunlar bu formasyonun kolay karşılayabileceği şeyler değildi. Arka arkaya, sanayi devriminin daha tam yerli yerine oturmadığı bir dönemde teknolojik devrim yaşandı. Bir formasyon daha değişti. Bütün araçlar, yaşantı biçimi… Bütün bunlar belleğin raflarına düzenli olarak yerleştirilen yaşantı bilgilerini karmakarışık hale getirdi. O yüzden pek çok şey yaşayanlar tarafından bile yaşanmamış algısıyla taşınıyor. Her defa yeni bir şaşkınlık… Çağın belleksizliğinden kastettiğim bu. Öyle bir bellek oluştu ki, bununla yaşamak çok zor. Seçilen bir belleksizlik. Türkiye’nin yakın tarihinde 650 bin insanın hapishaneye alındığı, işkenceden geçirildiği, idam edildiği bir dönem yaşandı. O dönemi hatırlayın… Duvar örüyorsun kendi bilincinin içerisinde. Çünkü onu normal görerek yaşantını normal sürdürmen çok zor. İşte bunların tamamından söz ettiğim bir şiirdi zaten bu. Okuduğunuz da şiirin son bölümü. Ama o son sözü yazacak mıyım, bir ara yazmış mıydım, yoksa hiç yazamaz mıyım, onu da bilmiyorum.”

“Peki şiir o belleksizlikle mücadele eder mi, onu kırmak gibi bir derdi var mı şiirin? Yoksa bu da insanlığın bir savunması, bir ihtiyaç gibi algılanabilir mi? Şiir geçmişe mi bakacak, yoksa geleceğe mi dönecek yüzünü?”

“Geleneksel şiir aslında tamamıyla total bellekle ilgili bir ihtiyaçtan doğdu. Vezindi, kalıptı, kafiyeydi… Kolaylıkla akılda kalabilir bir söz, yazılı kültürün olmadığı bir dönemde bilginin kuşaktan kuşağa transferini ve yayılmasını sağladı. İletişimi sürekli kılmakla çok yakından ilgiliydi. Sonra modernite bunu kırdı. Şiiri daha spesifik bir sanat disiplini haline getirdi. Ama o temel disiplin olma özelliği tabii ki değişmedi. Bu sefer de hızın içinde algılanmayan, görüp de kelimesi bulunamayan, kelime hapishanelerinin içerisinde tam olarak ifade edilemeyenlerin ifade edilebilir olması için bir araç haline geldi şiir. Biz içi çoktan doldurulmuş kelimelerle yaşıyoruz çünkü. Birçok zaman aslında başkasının ifade ettiği şeyi tekrarlamış oluyoruz, bir replik haline geliyor kendimizi ortaya koyuşumuz. Ama her insanın aslında en temel problemi varoluşla ilgili. Burası neresi, ben neyim, niye buradayım? Bunun cevabını arıyoruz hepimiz aslında. Bunun cevabını ararken çarpıştığımız yerlerle ilgili bir hayat hikâyemiz oluyor. Benim için sözgelimi, adalet problemi çok temel bir hikâye oldu, o yüzden adaletsizlikle ilgili itirazlar hayatımı tayin eden bir çizgi çekti. Özgür olma haline müdahale edilen, bir şeylerin dikte edilmesi üzerine kurulu yapıların tamamen tekil anlamda bir rahatsızlık yarattığını fark ettim bende. Yine dönüyoruz dolaşıyoruz iki tane şeyi biliyoruz; bu dünyada şu anda varız, ikincisi de öleceğiz… Mutlak olarak bilebildiğim tek şey bu.”

“Şair son sözü olmasa bile söz söyleyen kişi. Peki son sözü söylemek isteği, bu hayal ne ifade ediyor sizin için?”

“Bu bir hayal diyemem. Bu aksine, oldukça pesimist bir söz. Belki, ‘artık bu çağ kapansın,’ diyen bir söz. Belki kendi içinde çok naif ve şapşalca bir beklenti üreten bir söz. O söz söylenirse belki bu belleksiz çağ gidecek.”

“Şiirlerinizde dikkatimi çeken bir şey oldu. ‘Özlü sözler’ diyebileceğimiz kimi sözleri bozuyorsunuz dizelerinizde. Örneğin şunlar: Bütün zamanların Tanrıları birleşin. Ya da: Bize bir harf öğreteni kırk yıl hayattan kovdular. Şiirin açıklanamazlığına rağmen, bu bozma eylemiyle söylemek istediğiniz nedir, diye sorsam?”

“Tek tanrılı dinler ile tanrısallaştırılan idealler arasında kurulan bir hikâyedir birincisi. O uzun bir şiirin başlığıdır aynı zamanda. İkincisi de gene tek tanrılı dinlerin yaradılışı ile Ali hikâyesindeki bağlantıdır. Bize bir harf öğreten ve 40 yıl kulu olmak biliyorsunuz Adem ile Havva’nın 40 yıl ayrı yerlerde yaşatılması hikâyesi… Bunlar uzun bağlantılar tabii. Çok katmanlı çalışıyorum ben. Fazla şiir yazmıyorum. Bazen bir yılı bir tek şiirle kapatıyorum. Bir şiir en son başvurulacak olan yazı aracı. Düzyazının müthiş imkânları var. Daha şiirsel bir yerde durmak istiyorsan kısa hikâye gibi müthiş bir buluşu var modernitenin. Şiir en son başvurulacak biçim. Yangında kırılacak camın içindeki şey, şiir. O yüzden birçok dolaşımın içinde okumak mümkün yazdıklarımı. Ve ancak o dolaşımın içine girdiği zaman yeni yeni cümleler çıkıyor içinden. Bir de rekonstrüksiyon şiirin, özellikle modern şiirin yaptığı en hayırlı iş. O kalıplaşmış kabullere en etkili müdahaleyi bu yolla yapabiliyorsunuz. Bozup yeniden kurarak. O zaman ezberler de bozulup yeniden kuruluyor. Bir uykudan henüz uyanmış gibi karşılaştığınız şeylere bakma şansınız oluyor. Şiiri alan insanın onunla yaşaması, ya da ara ara hayatına, koynuna bir şiiri almayı seçen insanın uyandığı anki algısı her zaman çok farklı oluyor.”

“Bir söyleşinizde diyorsunuz ki, siyaset yapmak için şiiri kullanmak çok akılcı bir iş olmaz. Peki, sizin şiiriniz apolitik bir şiir midir?”

“Aksine. Ben apolitik değilim. Dolayısıyla benim şiirim apolitik değil. Politikanın sözünü şiirde çoğaltmak çok akıllıca bir iş değildir. Çünkü politikanın sözünü özellikle kitlelere yaymak üzere kurarsınız. En çok insan satın alsın, en çok insan ondan etkilensin, onunla birlikte davranmaya başlasın diye kurarsınız. Şiir bu değil, şiir teker teker insanlara hitap eder. Aynı anda yirmi kişiye birden hitap etmeyi hedefleyen bir şiir de olmamalıdır zaten. Herkesin özeline girmeyi hedeflemelidir. Politikanın sözü dominanttır. Şiirin sözü evet çapkın bir sözdür ama teker teker herkesi aynı derecede etkileyecek kadar, ayrı ayrı etkileyecek kadar da ciddi bir çapkındır. Biri playboysa, öteki çapkındır diyebiliriz. Politika playboy olmak zorunda çünkü. Şiiri fazlasıyla geleneksel biçim özellikleriyle kullanmayı sevenlerin seçeceği bir yol bence. Bir de her taş yerinde ağırdır. Mecraları saptırmamak lazım. Politik söz üreteceğin zaman, onu üreteceğin yer belli, kürsüler, meydanlar, kahvehaneler…”

“Politika hayatın her alanında zaten belli ölçülerde, kendiliğinden bir şekilde var. Şiirin içinde de kendiliğinden olarak var. Kendini en apolitik gören şairin bile şiirinde aslında politika var. Bunu söyleme dönüştürmek başka bir şey galiba.”

“Şiir derinleşmekle ilgili. Okuyucuyu ne kadar dibe doğru dalıp, oradan yukarı çıkma bilgisiyle derinleştirirse, o kadar etkisi olan bir sanat disiplini. Politikanın böyle bir şansı yok. Çok geniş kitlelere çok süratle hitap etmek zorunda. Sonra şiir hiçbir zaman pragmatik olmayı seçmeyen bir disiplin. Roman da öyle, hikâye de. Bestseller edebiyatını kast etmiyorum. Onun hedefi ayrıdır. Bir roman yazarı bir hikâyeyi öncelikle derinlemesine anlatmak ister. Birçok hikâyeyi birbirine değdirerek, dolaştırarak, ilişkiler kurdurarak anlatmayı hedefler. Bunun için de edebiyatın dilini seçer. Edebiyatın dili zor bir dildir. Kelime haznesi geniş bir disiplindir. Bir bestseller yazarı 800 kelimeyle bir romanı tamamlayabilir. O zaman da çok kolay algılanır zaten. İyi bir edebiyatçı 20 bin kelimeyle de anlatır, Shakespeare örneğine bakarsak.”

“Zaten herhalde best seller yazarının dille çok ilgisi yok.”

“Trend yaratıyorlar. Olan bir trendi sürdürüyorlar. Orayı küçümsemiyorum tabii. Edebiyat biraz da ona doğru dönüştüğü için mutlu değilim ama olgularla çarpışmayı sevmeyen biri olduğum için onu da kabul ediyorum. Sahiden biraz oraya doğru dönüyor. Giderek daha az sayıda sahici edebiyatçı çıkıyor. Bu belki de çağın hoş olmayan bir gerçeği. Gene de bakıyorum, best seller edebiyatından Türkiye’de özellikle çok az insan geçiniyor. Yine öyle çok büyük bir pasta yok. Dünyada var tabii.”

“Belki de dili dert edinen edebiyat metinlerinin az olmasının kabahatlisi de best seller değil…”

“Değil. Kabahatlisi, çağ. İnsanların giderek daha düşünmeye ve düşünmenin etrafındaki eylemlere az zaman ayırdığı bir çağda yaşıyor olmanın bir payı var. Modernitenin insan modeli çok meraklı, çok ilgili bir insan modeliydi. Modern sonrasında uzmanlaşmaya doğru bir hareket var. Bir şeyi çok iyi bilmek ama başka şeylerle hiç ilgili olmamak… Bu benim tabii algılamakta çok güçlük çektiğim bir hal. Sahiden insanlar birçok şeyi yaşıyorlar ve farkında değiller. Anlık algılar var. Bugün Somali konuşuluyor. Büyük bir vicdan ve merhamet duygusu var insanlarda. Altı ay önce de Somali konuşuluyordu, bu sefer nefret vardı, çünkü Somalili korsanlar gemilere el koyuyordu. Günlük algı tüketimleriyle yaşanıyor artık.”

“‘Ben tek bir kitap yazıyorum galiba’ diyorsunuz, Milan Kundera da her romancının hayatı boyunca tek bir romanı / temayı yazdığını düşünmüş, söylemiş. Neden böyle sizce? Ve bu bir eksiklik midir?”

“Ben farkına varmadan, ilk kitaba ‘Parçalanmış Divan’ adını koymuştum. Divanı tekrar toplamak üzere başladığımı düşünüyordum. Çok uzun süre kitap yayımlamama nedenim de oydu. Ben 1984 yılında ilk kitabımın kapağı basılmışken, yayınını durdurdum. Altı yıl bekledim. O kitaba hazır olma hali. Çünkü kitap biraz geri dönüşsüz. Kalıyor. Biz ona inanıyoruz ya da. Çok fazla güzel şey yazıldı. 6 milyon civarında kitap var tüm zamanlarda yazılmış olan. Bunların içinde sahiden Faulkner’ın ‘Homeros ve Shakespeare birkaç bin yıl daha yaşasalardı yayıncıların yeni yazar aramasına gerek kalmazdı’ lafını doğrulatacak bir fikir çıkıyor. Bütün hikâyeler anlatıldı, bütün sözler söylendi… Niye yazıyorum ben? Benim farkım ne? O benim söyleyebileceğim hal; sadece ve sadece benim söyleyebileceğim hal; o, yaşantıyı benim okuduğum yer; o eşsizlik, o teklik, onu arıyoruz hepimiz aslında. Şu üç kitabın beraber çıkmasını istemem aslında onların bir tane kitap olmasından kaynaklanıyor. ‘Yenilgiler Tarihi’ çıktığında herkes ikinci cilt ne zaman çıkacak dedi. Hayır, onun adı cilt 1. ‘Tuz Günleri’ ikinci cilt. Bir bütünlük aradım her zaman. O bütünlüğe doğru da bir miktar gidiliyor. Sanıyorum değil, gayet iyi biliyorum aslında ben bir tane kitap yazıyorum.”

“1984’te ilk kitabınızı yazmışsınız ama 1990’a kadar bekletmişsiniz. Bu gerçekten büyük bir sabır. Çoğunlukla hele ilk yazma hevesi de düşünülürse, insanlar bir an önce görünmek isterler. O altı yıl, ne için gerekliydi?”

“Kitabın basılacağı gece ilk bu kaygıyı yaşadım. Tipo dönemiydi, kurşunlara dizilir, kurşunlar kalıplar halinde baskıya gider. Sabah koşarak Cağaloğlu’na gittim ve durun dedim. Bir süre sonra da hiç basmayın, kalıpları dağıtın, çünkü o kalıplara daha sonra başka kitaplar basılabiliyor. Geri dönüşsüz bir şey yapma korkusuydu. Edip Cansever’in ilk kitabını, kendisinin teker teker topladığını, evlere gidip geri aldığını biliyorsunuzdur. Böyle bir pişmanlık yaşama korkusu vardı. Bir de ben yayımlamayı da o kadar sevmedim. Her yerde görünme çabam olmadı. Seçtiğim dergiler oldu. Kitap, gerekiyorsa çıkmalı dedim. Büyük bir kütüphanem var. Bu kütüphanede zaman zaman tasfiye yaparım. Tasfiye edilecek kitapların arasında olmak yerine, Cemal Süreya’nın yanında dik duracak bir kitap yayımlamak; Nâzım Hikmet’in olduğu, Orhan Veli’nin olduğu, Baudelaire’in olduğu bir kütüphanede kendine yer bulacak bir kitap yayımlamak daha önemli oldu benim için.”

“Bir de tabii yazmak mı önemli, yazdığını o nihai sonuca ulaştırmak mı? Çağımızda her şey sonuç odaklı. Varılacak yer önemli. Peki ya süreç?”

“Kendi deneyimimi söyleyeyim, ‘Parçalanmış Divan’ geldi, öğleden sonra, 1-2 sularıydı. Olağanüstü heyecan yaşadım. Konyak vardı evde, bir konyak içtim. Sonra bir tane daha. Yaklaşık üç saat kadar o kitap beni inanılmaz derecede mutlu etti. Görüp göreceğim bütün mutluluk bu. Ondan sonra çıkardığım hiçbir kitapta bu duyguyu yaşamadım. Çünkü kitap çıkarttığınız anda o sizin değil artık. O herkesin. Kitap basılıp ciltlenip ortaya çıkana kadar oradaki her şey sadece size ait. Oyunda da aynı şey. Ben prova yapmayı severim. Bir de ilk oyunun ilk gecesini. Ondan sonra artık o oyuncunun, o seyircinin, o herkesin. Hele tiyatroda… Artık oyuncuya devrediyorsunuz her şeyi. Asıl elemana… Bunu yapana kadar ki süre çok güzel bir süreç. Çok da sancılı bir süreç. İlk kitabı altı yıl beklettim ve çok da iyi oldu, son dakkada bir şiir çıkarttım.”

Remzi Kitap Gazetesi, Ekim 2011

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.