‘Yazar, metin ile okur arasında fazla gölge etmemeli’

Irmak Zileli, Eşik’te “bireyin” üzerinden, Türkiye’nin 12 Eylül’ünü; bununla birlikte, kimi değerlerin –dünyanın dönüşümüne paralel olarak- nasıl değiştiğini ve değişimin “bireyi” nasıl etkilediğini anlatıyor. “Eşik’in hikâyesini anlatmadan başka hiçbir hikâye anlatamayacağımı gördüm” diyen Zileli, yazarken silgisini hep yakınında tutmuş. Böylece ortaya “olgun” bir ilk roman çıkmış.

Söyleşi: Satı Dönmez

Eşik, bir ilk roman. Önce oluşum aşamasından söz edelim istiyorum. Nasıl bir dinamikle doğdu? “Zamanı geldi, artık bu hikâyeyi anlatmalıyım” dürtüsüyle mi? “Benim de anlatacak hikâyelerim var, artık yazmalıyım” düşüncesiyle mi?

İnsan yazmaya nasıl karar verir? Acaba bu bir kararla mı olur, kökleri nerelere kadar ulaşır? Bunun üzerine sayfalarca konuşma yapabiliriz. Bir dürtü diyenimiz olur, bir hikâyecimizin dediği gibi, yazmasak çıldıracakmışız gibi hissederiz. Yazmak kendini ifade etmek için bir araç olur kimileyin… Önce kendimiz için yazarız, sonra başkalarına da ulaşsın isteriz. Ben de bu ve daha sayısız nedenle yazmayı hayal ettim yıllarca. Roman olmasa bile yazıyla ilişkim çok eskiden beri sürüyordu. Dediniz ya, “Benim de anlatacak hikâyelerim var, artık yazmalıyım” düşüncesiyle mi? Aslında anlatılacak hikâyeler yalnızca benim hikâyelerim değil. Ben kendi hikâyelerimi anlatma derdinden çok, insanların (ve tabii o insanlar içinde kendim de varım) anlatılacak hikâyesi olduğu derdinden çıktım yola. Üzerine düşündüğünüz binlerce mesele oluyor. Her birinin bir karşılığı var hayatta. Felsefi düzlemde bir düşünme serüvenine başlıyorsunuz belki, sonra onun hikâyelerini buluyorsunuz. Ya da tam tersi. Hayatta bir hikâye çıkıyor karşınıza, onun üzerine düşünürken bunun felsefi temellerine kafa yormaya başlıyorsunuz. Ve anlatmak istiyorsunuz. İnsanları o hikâyeye davet etmek. Çıktığınız yolculuğa onları ortak etmek. Ben içimde bu duyguları hep taşıdım. Ve kendime hikâyeler aradım. Sonra da tam yanı başımda duran bir hikâyeyi görmezden geldiğimi fark ettim. Başka hikâyeler anlatabilmemin önünde bir engeldi neredeyse. Eşik’in hikâyesini anlatmadan başka hiçbir hikâye anlatamayacağımı gördüm. Önce bu “eşiği” geçmem gerekiyordu.

Yazar için en eğitici okul yazının kendi olsa gerek. Yazarken, nasıl bir yol katettiğinizi düşünüyorsunuz?

Yazar için en eğitici yol öncelikle okumanın kendisi bana göre. Yazı sonra geliyor. İyi bir okur olmadan, iyi bir yazar olunabileceğini sanmıyorum. İyi okurluktan kastımın çok okumaktan farklı bir şey olduğunu anlıyorsunuzdur. Eleştirel okuma, okuduğu her şeye eleştirel bir gözle bakabilmek. Aslında bu sadece okumalar için değil, hayatın kendisi için de geçerli. Baktığımız her şeye karşı bu eleştirel gözü yitirmezsek, onu kendimize de yöneltebiliriz sanıyorum. Yazma sürecinin eğiticiliği burada devreye giriyor olmalı. Bunu Eşik’i yazarken çok net bir biçimde saptadım. Yazarın metniyle ilişkisinde içi rahatsa, kendine güveni sonsuzsa orada sorun vardır bana göre. Bunun tersi de bir handikap olabilir, mükemmelliyetçiliğin de sonu metnin asla ilerleyememesi olabilir. Ama günümüzde ve ülkemizde bu tür bir sorunun çok az yaşandığına eminim. Sanıyorum yazma sürecinin eğiticiliği kişinin emek verme oranıyla son derece koşut. Eduardo Galeano’nun bir sözünü hiç unutmadım bu süreçte. “Arkasında silgisi olan eski kalemlerle yazar gibi yazmak gerektiğini” söyler. Çünkü “ucundan çok arkasıyla yazılır kalemin, yani ekleyerek değil; silerek.” Yazar öncelikle kendi yazdıklarına hayran olmaktan vazgeçerek yapabilir bunu. Galeano’nun bu söylediğinin ikinci bir anlamı da şu, az sözle çok şey anlatabilmek. Bence kişi bunu yapabildiği oranda ustalaşıyor. Bir konuya hâkim olmayan ve derinleşmemiş biri düşünün, durmadan benzer cümleler kurarak kendini anlatmaya çalışır. Ama düşüncelerinde derinleşmiş biri, tek bir cümleye bile sığdırabilir onu. Edebiyat söz sanatı ama, bu, sözü hunharca kullanma hakkı tanımaz ona.

Irmak Zileli tanıdık bir imza. Editörsünüz, eleştiriler kaleme alıyorsunuz. Roman Kahramanları dergisini hazırladınız. Bu üretimlerle sizi tanıyoruz. Yine de, oluşum sürecine ilişkin sohbetimizi tamamlaması açısından soruyorum, Eşik’in arkasında nasıl bir edebi bakış, nasıl bir edebiyat tavrı var?

Demin biraz başlamıştık, oradan devam edelim öyleyse. Tabii soru oldukça genel, burada o genelliği dolduracak kadar çok şey söylemek mümkün değil. Ama şunu söyleyebilirim, hani editörlük, eleştirmenlik, dergicilik dediniz ya, tüm bu işleri yaparken karşılaştığım ve beni içine alan, kavrayan, saran metinlere özendim hep. Bu özenme itici bir güç oldu. Bana nasıl bir şey yazmak istediğimi söyledi o metinler. Burada elbette konuların, üslubun ya da kurgunun kopyalanmasından söz etmiyorum. Ama ortak bir edebiyat dilinden, duygusundan ve anlayışından söz ediyorum. Aynı şekilde, karşıma çıkan metinler içinde olumsuz olarak eleştirdiklerim de bana nasıl bir şey yazmayacağımı gösterdi. O nedenle her iki türde okuduğum eserlere çok şey borçluyum. Her birinde edebiyat üzerine tekrar tekrar düşünme olanağı buldum ve her biri kendi metnimi oluşturmamda bana yol gösterdi. Elbette önümde daha çok uzun bir yol var. Bu yol boyunca daha çok şekillenmeler, yeni fikirler, yeni buluşlar çıkacak karşıma. Ama şimdiki yolculuk Eşik’se eğer, Eşik’i yazarken nasıl bir edebi bakış kazandığımı, nasıl bir edebiyat tavrı edindiğimi, en azından bunları gerçekleştirmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Tabii bu buluşlar da yazarken gerçekleşiyor. Metni oluştururken karşısınıza bir problem çıkıyor. O problemi aşmaya çalışırken aslında dile, kurguya ve edebiyat anlayışınıza ilişkin bir tartışma yürüttüğünüzü fark ediyorsunuz. Böyle böyle de sanırım yazar kimliği oluşuyor. Kim bilir ikinci, üçüncü romanlarda bu nasıl gelişecek… Eşik’i yazarken diyordum, evet bu ilk romanı yazarken anlatım tekniği üzerine çok düşündüm. Anlatıcı ses nasıl bir ses olacaktı? Bu hikâyenin kendisinin gerekleri üzerinden konuşulacak bir mesele olduğu kadar, yazarın edebi bakışıyla da yakından ilgili bir durum. Sonunda yazar sesini olabildiğince ortadan kaldırmaya karar verdim. Üçüncü tekil olmakla birlikte karakterler arasında gezinen ve bize hikâyeyi onların bilincinden aktaran bir anlatıcı ses oluşturmaya karar verdim. Burada her şeyi bilen, gören, tespit eden ve değerlendiren yazar sesine bir itiraz var. Böyle bir ses yalnızca karakterlerin sesini duymamızı engellemiyor, okurun kendi sesini duymasını da engelliyor çünkü. İşte buradan da yine bir başka bakış açısına geliyoruz. Yazarın, metin ile okur arasında fazla gölge etmemesi gerektiğini düşünüyorum ben. Baskın bir yazar ya da anlatıcı ses okur için de yaratma süreci olan okuma eylemini tahrip ediyor bana göre.

Eşik için söylenebilecek en kestirme cümle, bunun bir 12 Eylül romanı olduğu. Aklıma bir filmi geldi. Aynı dönemi konu edinen Eve Dönüş adındaki yerli yapımda, kucaktan kucağa bohça gibi gezdirilen, ama film boyunca tek kelimelik söz hakkı verilmemiş bir kız çocuğu vardı. Siz Eşik’i, neler olup bittiğini bir de o kızın ağzından anlatmak için mi yazdınız?

Evet, Eşik’in yazılma nedenlerinden biri de bu. 12 Eylül romanı denilince akla gelen, o dönemde yaşanmış baskılarla, işkencelerle sınırlı bir anlatı. Bu da zaten dönemi yetişkin olarak yaşamış kişilerin odağında aktarılan bir hikâye oluyor haliyle. Ancak bence, 12 Eylül aslında 80 sonrasında tüm dünyada yaşanan ideolojik dönüşüm rüzgârının Türkiye’deki başlangıç noktası. Bu nedenle 12 Eylül’ün etkileri diye söz edilen bu 30 yıllık süreç aslında bu dönüşüm rüzgârının etkisi olarak algılanmalı. Böyle bakınca, 12 Eylül’de çocuk olanların yaşadıkları da anne ve babalarının gördükleri baskı ortamı ve siyasi çatışmalarla da sınırlı tutulamaz. Böyle olunca da o kuşağa bakmak ve o kuşaktan bir bireyin romanını yazmak daha da önem kazanıyor. Böyle bir roman bize birkaç kapı açıyor. Birincisi “en kestirme cümle” ile 12 Eylül’e o zaman çocuk olanların cephesinden bakmamızı sağlaması. İkincisi, sonraki 30 yılda neler olup bittiğine ilişkin bir bakış kazandırması. Üçüncüsü, 80 kuşağını anlamamız için bize bir kapı aralaması. Tüm bunlara rağmen hemen belirtmeliyim ki, ben topyekûn yapılan kuşak tanımlamalarına inanmıyor, doğru da bulmuyorum. Bu anlamda ben bireyin romanını yazmaya çalıştım, yoksa bir kuşağın tek bir roman kahramanında simgeleştirilmiş hikâyesini değil. Bunu yapmaya çalışsaydım ortaya bir roman da çıkmazdı bana göre.

Az önceki soruya parelel olarak bir soru daha: Romanınızda 12 Eylül öncesi ve sonrasıyla var. Ama romanda bir kez bile tarih belirtmiyorsunuz. Mekân da muamma… Bu bilinçli bir seçim miydi?

Kesinlikle bilinçli bir seçimdi. Çünkü somut olarak 12 Eylül diye adlandırdığımız olay üzerinden de anlatılsa bu romanın meselesi aslında ne 12 Eylül’le sınırlı, ne de Türkiye’yle. Bana göre romanda anlatılan hikâye bir boyutuyla, bundan 100 yıl önce de vardı, olasılıkla 100 sene sonra da olacak. Aynı şekilde bu hikâye bir boyutuyla Türkiye’ye özgü olmakla birlikte, bir o kadar da evrensel. O yüzden Fransızcaya, İspanyolcaya, Flemenkçeye de çevrilse bu hikâyenin, o dildeki okuru da etkileyeceğini, dahası onda kendilerinden çok şey bulacaklarını düşünüyorum. Bu vesileyle belirteyim, aslında siyasi bir tema etrafında örülmüş olsa bile öteki katmanlarıyla birlikte düşünüldüğünde romanın politikayla hiç ilgisi olmayan okura da söyleyeceği söz var gibi geliyor bana.

Kitabın arka kapak yazısındaki şu cümle dikkate değer: “Eşik, büyüme serüveni, dünyanın dönüşüm süreciyle iç içe geçen ve yer yer çatışan bir kadının var oluş hikayesi…” Az önce bireyi anlatmak istediğim, dediniz. Ancak bu noktaka “bireyin romanı” ile “bireyci roman” birbirinden ayrılıyor sanırım. Ne dersiniz?

Bence varoluş meselesine yönelmeyen bir roman yoktur. Ya da öyle olmalıdır. Kundera’nın dediği gibi, “Bütün zamanların bütün romanları, ben’in bilmecesi üzerine eğilmişlerdir.” Ben’in bilmecesi üzerine eğilmek demek, “bireyciliği” savunmak demek değildir. Ama edebiyat bireyin sanatıdır. İnsanı anlamaya çalışır. İnsanı anlamaya çalışmak da o “ben”e odaklanmaktan geçer. Kuşkusuz bu, “ben”i yaşadığı zeminden, zamandan ve toplumdan koparmak anlamına gelmez. O kişiyi bir kişi yapan ne varsa romanın da içinde olmalıdır. Bu anlamda Eşik’te Eylül karakteri hem bir bireydir, hem de bir kuşağın bireyidir. Kuşağın temsilcisi demiyorum, dikkat edin. Eğer roman karakterini bir kuşağın, bir kesimin, bir toplumun temsilcisi haline getirirseniz, bireyin dünyasına giremez, onun varoluş sorununu derinlemesine işleyemezsiniz. Ama onu birey olarak anlamaya çalışırsanız, zaten kendiliğinden bir biçimde toplumsal planda da bize o kişi çok şey anlatacaktır. Eğer derin işlendiyse. Eşik’te ben bunu yapmaya çalıştım.

Romanın dilinden de söz edelim istiyorum. Şu izlenimi yaratan romanlar okuyoruz: Sanki yazar tüm dikkatini kurguya –ya da aktarmak istediği meseleye- vermiş ve dil bu uğraşa kurban edilmiş. Eşik’te ise özenli, işlenmiş bir dil buluyoruz. Bu dil emeği, nasıl bir “kaygıyla” doğdu?

Okura sanatsal haz vermeyen bir roman, edebi ölçüler içerisinde bakıldığında “roman” olarak değerlendirilemez bana göre. Belki bir olay örgüsü, bir serüven gibi okunabilir. O kadar. Oysa edebiyatın birinci değeri dille yarattığı haz duygusudur. O hazzın kaynağı da dildeki süs değil, derin bir felsefeye yaslanan imge gücüdür bence. Yani bize haz veren şey güzel cümleler okumamız değildir. O güzel cümlelerin ardındaki derin anlamdır. İmgeyi imge yapan da bence budur. Bizim ruhumuzda, dünyamızda karşılık bulan imgeler, bizi okuduğumuz eserin ruhuna, felsefi evrenine çeker. Bir resim düşünün. Mesajı oldukça net olduğu için bir çırpıda anlıyorsunuz. Ama o resmin dili, üslubu size estetik bir haz vermiyorsa, aslında düşünsel olarak da güdük kalıyor demektir. Çünkü o hazzı yaratan da basit bir renk uyumu, figürlerdeki teknik başarı değildir. Resmin bize söylemek istediği her neyse onu, derin bir estetik bakışla yansıtabilmesidir. Edebiyatın dille yapıldığını ilk ben söylemiyorum. Bunu hepimiz biliyoruz. Ben de bu romanı yazarken, romanın meselesi ile dili arasında bir bağ kurmaya çalıştım ve dilini oluştururken buna dikkat ettim. Dile gösterdiğim özen, hem okurun haz duyması, hem de romanın meselesini derinlikli işleme kaygısından doğdu. Bir de tabii herkesin yıllar içinde biriktire biriktire oluşturduğu bir dil duygusu var. Yazar bu duygu üzerine inşa ediyor dili sanıyorum. Bu da herhalde yazarın üslubu oluyor. Her romanında hissedilen o üslup. Romandan romana değişen dil ise, konu, mesele, karakter, kurgu gibi o romanın özgün yanlarıyla ilişki içinde, yazar tarafından bilinçle biçimlendiriliyor.

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.