“Roman, Yazarın Paralel Hayatıdır.”

Burhan Sönmez’i “Masumlar” ile tanıdım. Oysa öncesi var. İlk romanı “Kuzey”. “Masumlar” diliyle içine çekti beni. Yalınlığın kollarına bırakılmış bir şiirsellikle. Her imgenin karşılığını buldum kendimde. İmgeyi imge yapan bu olsa gerek. Sizde yarattığı çağrışımlar, duygular yankılana yankılana bir başkasına ulaşıyor. Burhan Sönmez’in imgeli ve yalın sesi bana ulaştı. Sanki tepelik bir yerde, doğanın sesi içinde oturmuşuz da, bana “Masumlar”ı anlatmış Sönmez. Öyle bir duygu. Bu sesi “gerçekten” duymak için nedenim çoktu. “Masumlar” diliyle olduğu kadar, hikâyesiyle de ulaşmıştı bana. O dilin ve hikâyenin ardında güçlü ve derin bir düşünce birikimi olduğunu anlamamak mümkün değildi. Öyle ya söz, böyle bir birikime yaslanıyorsa bu kadar arınmış olabilir ancak…

“İlk romanınız ‘Kuzey’de de olmakla birlikte, ‘Masumlar’da masalın dili çok daha belirgin. Masalla kurduğunuz ilişkiden söz ederek başlayalım mı söyleşimize?”

“‘Müzik, güftesi dünya olan melodidir’ der Schopenhauer. Herkesin bu dünyayı algılamada kendince benimsediği bir melodisi varsa, kimilerininki de masala meyleder. En güzel tarzlardan ziyade, her yazarın kendi dilini en iyi şekilde kurabildiği dizgeler vardır. Bu dil aracılığıyla, bir yapı inşa ederiz. Yazıyla inşa ettiğimiz dünya, tekrar edilen bir dünya değil, yeniden üretilen bir dünyadır. Bu yüzden, duyularla algıladığımız dünyadan farklı olarak kendi evren yasaları vardır yazının. Paralel evrenlerden söz eden fizikçilerden önce insanlık, sanat aracılığıyla paralel varoluşlar yaratmıştı.

Masal da bu varoluşun bir yüzüdür. Diller içinde bir dil, kendi mecrasını kendi bulan, insanın geçmiş yükünü alan, alırken esneten, esnetirken eğlendiren ve kavramları en çıplak haliyle sunarak onları sorgulatan bir âlemdir. Sanatın işlerinden biri de, hayatımızdan kayıp giden ve artık arkaik görülen bu sözlerin ipini tutmak ve onları bugünün modern dünyasına bağlamaktır. Bu görkemli ve kadim ruhu, roman evreninde yüceltmek isterken, diğer yandan bir tehlikeden, yani masalın her şeyi gölgelemesinden kaçınmak gerektiğini de unutmamaya çalışıyorum. Yoksa yazar, kendi dilinin esiri olur. ‘Masumlar’, yakın dönemin anlatımında masal dilinden yararlanıp, masalsı evreni bükerek ilerler; bu yönüyle ‘Kuzey’den en azından zaman kipi açısından farklılaşır. ‘Kuzey’de eski zamanların dünyası içinde, modern zamanların dertleri ses bulabilmişti; ‘Masumlar’da ise tersi oldu, yeni zamanların dünyası içinde eski zamanların dili nefes aldı. Sanırım bu tür kitapların okuru olan yetişkinler, bildiğimiz anlamda saf masala dönemiyor, ama günümüz dünyasına masalın aynasından bakmayı seviyor.”

“Masallar toplumsal düzeni kurmak ve toplumu biçimlendirmek için birer araç olarak da düşünülebilir. Ancak sizin ‘masallarınız’ düzenin devamından çok, düzenin değiştirilebileceği fikrini uyandırıyor insanda… Bu anlamda metinlerinizi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“Masallar sözlü kültürün taşıyıcısı. Yazılı kültür erkekler çağıyla yükselirken, kadınların elinde sözlü kültürün tohumları kaldı. Kadınlar hayatın acılarını ve umutlarını masallara yerleştirirken, asimetrik bir dil kurdular. Erkekler, eşitsiz toplumlar döneminde her şeye, sanata da, dine de kendi bakışlarını kazıdılar ve kadınları kötülediler. Onu Adem’den sonra yaratılan ikinci insan, onu cadı, onu devanası olarak anlattılar. Masallar da buna uygun bir hikâye dili kurarken, aslında tam tersini dert ettiler: Bu yüzden her masal iyi biter, en büyük acılar içinde umut, masalın sancağı olur. Kadınlar sayesindedir bu. Umut sayesinde, biz hayatın aynı kalmayacağını, değişeceğini hisseder, gücümüz yetmese de bunu isteriz. Kadınların masal dilindeki umut ilkesi sayesindedir bu. Kötülükler değişmeli, acılar dinmelidir. Masallar, hayatı yüceltir, ama içine doğduğumuz dünyayı da eleştirir. Batsın bu dünya; eğer daha güzelini kurmak istiyorsak, bunu söylemekten çekinemeyiz. Yazarın derdi vardır. Bu derdin bir ucu, var olan bazı şeyleri korumak, diğer ucu ise değiştirmektir. Korumaya çalıştığım şey masalların ruhu, buna karşı işaret ettiğim şey ise, geleneksel egemen dilin sahte hakikatini tersyüz etmektir. Bu yüzden, kadınları kötüleyen veya onları toplumun alt katlarına iten masal söyleminin yerine, kadınları yücelten bir masal söylemine yaslanıyorum. Kadınlık burada hayatın bütününü yansıtan bir aynaya, her tür eşitsizliğin hesaba çekildiği bir ana kaynağa dönüşür. Romanın biçimsel bilincini kurmaya çalışırken, masalların hâlâ hayatı dönüştürebilen esintileri, kelimelerin hazinesine güç katar. Gerisi ayıklamak, birleştirmek, biçim vermek ve onu toplu bir gösteriye çıkarmaktır.”

“Sizin ilk romanınızda kendi hayatınızdan çağrışımlar olduğunu bir söyleşinizde seve seve kabul ediyorsunuz. Aslında ‘Masumlar’da da bu çağrışımlar seziliyor. Bir romancı için kaçınılmaz bir şey midir acaba bu?”

“İster istemez kendi hayatımızdan parçalar ve çağrışımlar yer alır yazdıklarımızda. Ama bazen bir bölümü yazdığımızda bunun farkında olmayız, çok sonra tekrar okuduğumuzda, yazdığımız şeyin aslında kendi hayat tecrübemizdeki bir olayı çağrıştırdığını fark edince şaşırırız. Demin, ‘roman, hayatın paralel evrenidir’ dediğime benzer şekilde, roman, yazarın paralel hayatıdır. Bazen kendisi de bunun farkında olmaz. Ama yazarın izleri, sadece hayat hikâyesi olarak görülmemeli, bu izler çoğu zaman, karakter inşasında ve tasvirlerde yer alır. Bir romancı kendi deneyimlerini hissettirmediği eserlerinde de yine kendi deneyim kamçısına başvurur. Ama okur bunu açık veya örtük hissetmeyebilir. Bu o kamçının kullanılmadığı anlamına gelmez. O kamçı daima kullanılır! Buradaki mesele, bu yansımaya ne kadar izin verdiğimiz, ne kadar set çektiğimizdir. Edebiyatçının işi bunu çalışmaktır. Bu açıdan, benim hayatım başkadır, ‘Masumlar’ın hayatı başka. Ben yaşamışımdır, ama ‘Masumlar’ okur zihninde her seferinde farklı olarak yaşanır. Burada bir örtüşmeden ziyade, bir itici kuvvetten bahsetmek daha adil olur.”

“‘Masumlar’da daha da süzülmüş, daha da arınmış yalın ama bir o kadar da imgeli bir dil var. Süs ve imge arasındaki ayrımı konuşmak isterim…”

“Sanırım Rousseau’nun sözüydü, ‘Gerçek dünyanın sınırları bellidir, ama hayal dünyası sınırsızdır’ diyordu. Süs, bu dünyanın gerçeği ise, imge, sınırsız bir dünyaya açılan pencere olur. Süs ve imgeyi birbirinden ayırmak her zaman kolay olmaz, çünkü bunlar birbirinden rol çalabilir. İmgenin kuvvetini de iyi ayarlamak lazım. Onu yapaylaştırmadan, gözlere sürekli tutulan bir ışığa çevirmeden biçimlendirmek gerek. Diğer yandan, süs de, imgeye kıyasla daha basit görülüp, ötelenmemelidir. Eğer yazar süsü bir oya gibi işliyorsa o da pekâlâ bir kuvvet doğurabilir.

“İmge demişken, ‘Masumlar’da sayabildiğim kadarıyla sekiz kez ‘kırmızı rüzgâr’ imgesi geçiyor. Aslında yazarların kullandığı imgelerin nedenlerini ya da anlamlarını sormak, imgeye haksızlık ama bu kadar çok geçince çıkar yol kalmıyor…”

“Haklısınız, imgenin çağrışımı varsa, anlamını aramak zor olur. Bu yüzden, ‘kırmızı rüzgâr’ örneğinde sadece hayal etmekle yetinsek… ya da, bu romandaki bütün hikâyelerin ve ortak ruhun çağrışımıdır o, desek… Belki de bozkırdaki hayat ile şehirdeki hayat mecrasında ‘kırmızı rüzgârları’ hissettiğim ama tarifini tam yapamadığım için bu romanı yazdım. ‘Kırmızı rüzgâra’ okur benim hissettiğimden başka anlam kümeleri yükleyebilir. Zaten bir noktadan sonra okurun bu imgelere tutunma biçimi asli olandır.”

“‘Masumlar’daki anlatıcı-karakter geçmiş ile bugün arasında gidip geliyor. Geçmişinden sahneler aktarıyor ama biz onun bugününe de tanık oluyoruz. Aslında bugününde karşısına çıkan bir kadın karakterin kendi hikâyesi de geçmişle bağ kavramını irdelemeye olanak tanıyor. ‘Masumlar’, kişinin köklerini sorgulaması üzerine bir roman diyebilir miyiz?”

“İnsanın geçmişini ve geleceğini şu an içinde buluşturması, ‘Masumlar’ın dertlerinden biridir. Farklı dünyaların karşılaşması, hem şaşkınlık, hem ret, hem sorgulama, hem de uyum süreçlerini aynı kavşakta buluşturur. Bunun gerilimi, hayatımızın yükleri arasına karışır. Bazı durumlarda modern çağ insanının geçtiği sırat köprüsü haline gelir bu. Günümüz insanı, uzak geçmişle değil, yakın geçmişle, yani yok olup giden ama diğer yandan hâlâ ulaşılması da mümkünmüş gibi görünen yakın geçmişle ruhsal bir bağ kurar. Farklı olgular arasında geçişler yapar. Bu tür özellikler, ‘sosyolojik imgelem’ kavramıyla ifade edilir. Sosyoloji alanında da değişik anlamlar yüklenen bu kavram, birey ile toplumu farklı gerilim hatlarında buluşturan romancı açısından, yardımcı bir işlev görür. ‘Masumlar’da geçmişle derin bir bağ kurulur. Ama köklerle yetinmek, sadece bir geçmiş güzellemesiyle ve bir çıkmaz sokakta kalma tehlikesiyle de karşı karşıyadır. Onun için geçmişi, işlek bir caddeye çıkarmak, ucunu oraya bağlamak gerek. Roman belirli bir dönemin tekil özneleriyle yetinmez. Onların ışığı aracılığıyla, insana ait evrensel meseleler üzerinde durur. Bu kaygıyı taşıyan ‘Masumlar’, ayrılık, gurbet, acı, tutku, aşk, sevinç gibi insani meselelere eşlik eder.”

“Roman ‘Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da büyüdü içimde’ cümlesiyle başlıyor. Bir yerde, Feruzeh isimli karakter İran’ı özlediğini söyledikten sonra diyor ki, ‘İran, babam gibi.’ Baba ve vatan kavramları ve hatta çocukluk… Bunlar bir tür aidiyet ve demin sözünü ettiğim kök sorgulayışını düşündürdü bana. Bir de tabii ‘mezarının nerede olmasını istersin’ tartışması var. Aslında her karakter doğduğu yerden söz ediyor. Vatan üzerinden aidiyet kavramını sorgulayacak olsanız neler söylersiniz?”

“Varoluşun üç temel özelliği madde, hareket ve değişimdir, der eski zaman filozofları. Değişimin buradaki diğer karşılığı geçiciliktir. Geçmiş, geçer ama unutulmaz, zihnimizde yer eder. İşte bu hafıza, bizi biz yapan, kendimizi yeniden yaratmamıza vesile olan aynadır. Vatan oradadır. Bu yüzden, vatan kavramını son iki yüz yılın ulus-devlet olgusuyla karıştırmamak gerek. Edebiyat ulusal sınırların değil, sınırsızlığın dilidir. Yaşanmışlık hissinin ruhumuzda yarattığı devinime eşlik eden her yer vatandır. Hayallerimizin sınırsız coğrafyasıdır. Ölümden önceki bu hayat, bağlı olduğumuz başka bir vatandır. Yaşlılık, artık çocukluğumuzdan uzaklaştığımız bir gurbetse, çocukluğumuz da bize sıla olur, yani vatan. ‘Masumlar’da, bu ‘sıla-gurbet’ karşıtlığı hemen her temada hissedilir. Dil de bunun parçası olur. İngilizce konuşan ‘ötekiler’ için ana dilleri bir vatana dönüşür, Türkçe okuyan roman kahramanı için de Kürtçe böyle bir surete kavuşur. Veya ‘Masumlar’daki modern romanın dili içinde sürekli bir hasretle geliştirilen ‘masal dili’ ve ‘şiir dili’ de, artık dünyalarımızdaki güçleri giderek zayıfladığı için, birer sıla ruhuyla gelir bize, kaybedilmek üzere olan bir dünyanın melodisi gibi. Vatan, insanın gittiği her yerde bulmak istediği kaynak olur. Oraya dönmenin imkânsız hale geldiği akış sürecinde, geçmişin parçalarını, bugünkü hayat içinde var etmeye çalışırız. ‘Masumlar’daki elma ağacı veya şehirdeki sevgiliye söylenen bozkır türküsü gibi, ‘şiir falı’ gibi…”

“Kökler ve aidiyet meselesinden sonra, roman aslında başka bir aidiyetle bitiyor; aşk. Buradaki aşk, iki kişi arasındaki aşkla sınırlı olarak mı algılanmalı? Aşkın bir tarafında İran’ın (Doğu kültürü) olmasının özel bir anlamı var mı?”

“Bu aşkın bir tarafında İran’ın veya Doğu kültürünün olması tesadüf değil. Çünkü buradaki hikâyenin toplumsal mekânı modern diyarlardadır, Batı’dadır. Modern hayatın daha önceki toplumlardan farklarından biri, insan düşüncesinin ‘bütünsellik’ duygusundan uzaklaşması, varlığının parçalara bölünmesidir. İşbölümü de, bilimsel sınıflandırmalar da buna paralel bir kurumsallık yaratır. Oysa modern felsefenin mimarlarından Hegel’in en büyük dertlerinden biri, varlığa ve hayata ‘bütün’ olarak bakmasıydı. Marx’ın Hegel’den aldığı iki altın külçeden birisi diyalektik düşünce ise, diğeri de bu ‘bütün’dü. Bu ışığın altında kendi varlığımızı ‘bütün’e kavuşturmanın ve böylece kendimizi aşmanın en büyük imkânlarından biri aşktır. ‘Kuzey’de, filozofların tartışması içinde de değinilir buna. Bütün varlıklar, çöldeki kumlar gibi tane tane ise veya denizin suyu gibi damla damla ise, aşk bunların ‘bütün’ halidir, yani çöldür veya denizdir. Romandaki kahramanlarımızın kurtuluş kapısıdır bu. Aşk sayesinde kendi geçmişleri ile gelecekleri arasındaki gerilimi, gurbet ile sılayı, ben ile ötekiyi, aynı köprüde bütünleştirirler. Yoksa solukları her an kesilecekmiş gibi olurlar. Doğu’nun ilhamı dişidir, derinliğin dilini taşır; Batı ise erkektir, hıza, değişime ve tutkuya bağlanır. Aşk burada iki dünyayı da keser, her iklimde ve her yönde esen kırmızı bir rüzgâr olur.”

“Vurguladığınız gibi, özellikle ‘Kuzey’ romanınızda felsefi tartışmalar oldukça yoğun. Sizce romanda felsefe ne düzeyde ve nasıl yer almalıdır? Örneğin Milan Kundera romanlarında bir deneme yazar gibi, düşünsel bölümlere yer verir. Üstelik pek çoğu doğrudan yazarın ağzından aktarılır. Felsefe eserin içinde nerede yer almalı size göre?”

“Romanın kaderini belirleyen, kendi sınırlarıdır. O ne kadarına ihtiyaç duyuyor ve ne kadarına imkân veriyorsa, felsefe de ancak o kadar olabilir. Dostoyevski’den Kemal Tahir romanlarına kadar farklı kategorilerde süren bir tartışma bu. Yazar, kendi düşüncelerini romanda ne kadar ve hangi biçimde sunmalıdır? Dostoyevski’nin bir ‘yabancı ses’ yaratarak araladığı bu kapı, hâlâ açıktır. Buna sınır çizmek zor. Ama edebiyat ‘edep’ten doğuyorsa, yazar kaleminin edebini, yani cüretini ve hevesini nerede sınırlayacağını iyi bilmeli. Yoksa roman dairesinin dışına düşme tehlikesi her zaman vardır. Tabii felsefi yük taşıyan romanlar da kendi meşreplerine göre tümen tümen ayrılır. Milan Kundera’da felsefe, bazen günlük, bazense daha derin konuları içeren bir hal alır. Edebiyatın bir cetveli olmadığı için, burada sınırı tam belirleyemeyiz. Felsefi söylemi, eserin her karakteriyle iç içe düşünerek, ama ona dışarıdan giydirilen zoraki bir elbise haline getirmeden inşa etmeye çalışmak en iyi yoldur. Her yazar bu konuda farklı bir üslupla yaratır kendi eserini.”

“İslam düşünce tarihi üzerine özel olarak yoğunlaştığınızı biliyorum. Bu yoğunlaşma, romanlarınıza nasıl yansıyor, bundan sonrasında ne denli etkili olacak?”

“‘Denizleri yarıp geçtim eski bir zamandı / Çarmıha mahkûm bileklerim kesilirken / Dilimde senin adın doksan dokuz damla kandı’ der şair. Sevgilisine hitap ederken, hem Hz. Musa’nın Kızıl Deniz’i yarmasına, hem Hz. İsa’nın çarmıhtaki acısına, hem de Tanrı’nın doksan dokuz adı olduğuna dair İslami inanca yaslanır. İslam olgusu burada fikri değil, kültürel bir kod olarak işler. Siyasi kodların dışına taşar. Din meselesinin kültürel boyutu böylece günlük hayatın içinde biz farkında olmadan değişik suretlerle varlığını sürdürür. Düşünsel açıdan ise, İslam düşünce tarihinin tek bir kanalı yok. Gazali bir yanda ise, Aristocu İbni Rüşt diğer yandadır. Teymiyye bir yanda ise, Şeyh Bedrettin öte yandadır. Modern tartışmaların ve saflaşmaların, tarih içindeki karşılıklarıdır bunlar. Ama bu sadece işin bir yanıdır. Modern çağda Dostoyevski gibi dindar bir yazarın romanlarında esas mesele, ‘Tanrı’nın varlığı veya yokluğu’ değil, ‘bugünkü hayatlarımızda Tanrı’ya gerek olup olmadığı’ meselesiydi. Romancının bu kaygısı, onun siyasi düşüncelerini de aşan ve hatta onlara zıt sonuçlara varmıştı. Edebiyatın kendi iç dinamiğinden, kudretinden doğuyordu bu. Bir sosyalist olarak ben din atlasının renklerini tarıyorum, dinin içindeki felsefeyi, genel felsefi düzlemdeki muhasebe defterinde anlamaya çalışıyorum. Bunlardan yararlanmak ve tartışmaları farklı boyutlarda zenginleştirmek, roman açısından da geniş imkânlar yaratır. Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ adlı romanında, Orta Çağ Hıristiyanlığını merkeze alarak yaptığı tam da buydu.”

“Kuzey için yapılan değerlendirmelerde okurun emek vermesi gerektiği vurgulanıyor. Günümüzde aslında bu okurdan çok da beklenen bir şey değil. Ben bu ‘emek’ meselesini okur açısından değil yalnızca, yazar açısından da sormak istiyorum size. Roman veya edebiyat söz konusu olunca, ‘emeğin değeri’ nedir size göre?”

“Geçmişin, emeği kârda değil üretimde sembolleştiren, görünür kılan hali günümüzde hayat alanına pek çıkamıyor. Bugün üretim ile tüketimin pek çok ara katmanla doldurulması, nihayetinde tüketimin rol çalan ana model haline gelmesine yol açtı. Yabancılaşma efekti de burada kaçınılmaz bir biçimde sahne aldı. Oysa bugün her ne tüketiliyorsa, onun bir üreticisi, bir değer vereni vardır mutlaka. Bir yazarın emeğinin okur çabasıyla anlaşılır olması demek, başka tür emeklerin de benzer çabalarla anlaşılır olması anlamına gelir. Bu da sonuçta bir algıdır. Deleuze, ‘Hakikate inanmakla hata yaparız, çünkü yalnızca yorumlar vardır’ demişti. Bizim hakikat yorumumuz, insanlığa emeğin penceresinden bakmakla mükelleftir hâlâ. Siz yıllarca uğraşır bir kitap yazarsınız. O eseri kısa sürede bitiren okur, ‘iyi veya kötü’ kavramları üzerinden bir yargıya varır. Oysa yazarın beklentisi, yargıdan ziyade ayrıntılardaki dikkat ve değerlendirmedir. Emek orada hissedilir. ‘Yazar çok ama iyi yazar az ise, aynı şekilde okur çok ama iyi okur da azdır’ derler. Nasıl ki okurlar, kendi yazarlarını arıyorlarsa, aslında yazarlar da kendilerine benzeyen okurları ararlar, kendi okurlarını.”

Remzi Kitap Gazetesi, Eylül 2011

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.