Mahir Öztaş, romanı yazarken ‘ne anlatmak istediği’ üzerine bir şey söylemek istemiyor. Çünkü o ne anlatmak istediğinden çok okurun ‘ne anladığını’ önemsiyor. Bu anlamda belki de okur sayısı kadar çok teması var Koparıldığımız Topraklar’ın… İşte bu yüzden de okuruyla arasında girmemeyi yeğliyorum Öztaş’ın. Ama şunu da söylemeli; Mahir Öztaş, bir 68 romanı yazmadı. İçinde 68 yok mu? Belki var, belki yok… Yine de önerim, Koparıldığımız Topraklar’ı zamandan ve tarihsel gerçeklerden biraz soyutlayarak okuyun ki, temalar ‘önbilgilerin’ içinde boğulmasın… Koparıldığımız Topraklar’ın zor bir roman olduğunu söylemeliyim. Postmodernizmin bilmece ve oyunlarla dolu biçimselliğini sevenler, deneysel romanlara açık okurlar Öztaş’ın da yabancısı değillerse bu romanda kendilerine göre bir şeyler bulacaklardır. Su gibi akan bir roman okusam diyenlerdenseniz başka seçeneklere yönelmenizi öneririm… Hele bir de geleneksel / modern roman kalıplarını benimseyen okurlar için fazlasıyla postmodern olduğunu belirtmekte yarar var.

Kitabınız klasik roman kalıplarının dışında bir kurguya sahip. Bir roman kahramanı ve aynı zamanda anlatıcı karakterin dışında baştan sona izlediğimiz kişiler yok. Daha çok anımsamalar üzerine kurulmuş. Bir tür anı kitabı gibi de okunabilir sanki. 
Değişik bir roman arayışının sonucu bu. Bu roman, belgesel bir manifesto, siyasi bir kurgu, özeleştiri, iç dökümü ya da bir itiraf olarak da okunabilir. Bir anlamda bunları tartışmaya açmak istedim. Öyle anılar var ki çoğunu kurgusal yapıtlara yeğlerim. Burada da metnin sorunlarına teknikten gelen birtakım çözümler var.

Alışkın olmadığımız bir biçim dikkati çekiyor…
Evet. Uygulamada istenen şey, her bölümün kendi içinde de bir roman olarak okunabilmesi. Her bölüm denemeyi andırır bir düşünceyle, anlatıcının, yaşam deneyimi, anıları ve gözlemleriyle dolu bir girişle açılıyor, o temaya bağlı bir biçimde sürüyor. Çizgisel akışı bu anlamda tümüyle bozmuş oluyoruz, ama romanın akışı bozulmuyor. Ana bölümlerdeki ara bölümlerin sıralanışında da çizgisel bir akış yok. Tümüyle kendine özgü bir tekniği var romanın.

Bu tekniğin ele aldığınız tema ile ilişkisi nedir peki? Tema ve biçim arasındaki ilişkiye bakışınız nedir?Daha önceki romanlarımda farklı teknikler uygulanmıştı. Soğuma iç içe iki romandan oluşurken, Bir Arzuyu Beslemek, paragrafsız yazılmış bir romandı. Şimdi, anlatıcı olan roman kahramanı, ki aynı zamanda romanı yazan kişi bu, ama burada geçişler çizgisel anlamda değil, üstelik çok da belirsiz. Söylem değişikliğiyle vurgulanıyor bu. Ana bölüm sonundaki bölümler daha çok yazma çabasıyla ilgili. Yolculukları anlattığı en son bölümde buna değiniyor ve “değişik bir roman üzerinde” çalıştığını söylüyor. Bu yazarın yazdığı kitap, bu elimizde tuttuğumuz roman mı? Kısaca romanda, yabancılaştırma ya da yazının mutfağını göstermek, biraz daha değişik uygulanıyor. Bölümlerden birinde, anlatıcı, romanı bir eleştirmen veya okurun bakış açısıyla gözden geçiriyor.

Tekniğini çözmek için tekrar tekrar okumak gerek belki de… Temasından konuşalım istiyorum biraz da. Az çok Türkiye’de yaşayan her insan romanı okuduğunda anlatıcının 68 kuşağından biri olduğunu düşünecektir. Dönem olarak da bir şeyler belirecektir kafasında. Ama siz, zamandan bağımsız oluşturuyorsunuz romanı ve anlatıcının bir 68’li olduğunu romanın hiçbir yerinde söylemiyorsunuz.
Baştan beri edebi anlayışım bu yönde. İlk öykü kitabımdaki uzun bir öyküyle ilgili bir yazıda, anlatılan dönemin belirsizliği vurgulanmıştı ki, bu doğru bir saptamaydı. Yine o zamanlar, şöyle bir soru gelmişti: Bizim kültürümüzde böyle insanlar var mı? Ben de, belki de bizim kültürümüze rağmen yaşamaya çalışıyorlar, diye yanıtlamıştım. İşte şimdi yine bu soydan insanların öyküsünü anlatıyorum. Özellikle bir döneme oturtma çabası yanılgıya yol açabilir. Diyelim çiçek çocuklarıyla devrimciler arasındaki ayırım, cinsellik, ya da giyim kuşam. Bunlar bize özgü, ama yalnızca o dönemle kısıtlı şeyler değil. Her roman kendi içinde bir dünya, kendine özgü bir iç mantıkla kendi gerçekliğini oluşturur. Bu, bilinen tarihle çok ilgili olmayabilir ve toplumsal olaylara göndermeler de belirsiz kalabilir. Sözgelimi, çeviri bir romanda Peronculuğu okuduğumuz zaman, bu konuda bilgimiz kısıtlıysa, bu bir sorun oluşturur. Dolayısıyla olayın evrensel boyutunu düşünmek gerek. Aslında roman, çeviriyle yitirdiklerine karşın yaşayan bir yapı. Evrenselliğe, seçilen tema açısından değil, onun veriliş biçimiyle bakmak lazım. Türkiye’ye özgü bir anarşizm tarihi kurgulamıyorum, çünkü yok. Burada sorun şu, anarşizmin bir tarihi ve geleneğinin olduğu bir dünya var, ama bu romanda anlatıldığı gibi bir dünya da var ve bu ikisi eşzamanlı var oluyor. Bunu yapmak istedim. Buradan tekrar sorunuza gelirsek, zamanda kırılma ve kaymalar oluşturan, kurgusal olarak sıçramalı ve temayı biçimsel anlamıyla öne çıkaran bir roman Koparıldığımız Topraklar.

Temanın içinde yalnızlık ve yabancılaşma belirgin mi?
Romandan çıkan izlenim önemli, ama benim amacımın önemi yok. Kitabın arka kapak yazısı da bunun içinde, bana pek söz düşmez. Herkes farklı bir şey algılayacaktır.

Yazarın ne düşünerek yazdığından çok okurun ne algılayacağıdır önemli olan diyorsunuz sanırım…
Evet. Anlatıcı hüzünlü mü, yalnız mı gerçekten bilemiyorum. Pek sanmıyorum aslında. Anlatıcı kendi yanlışlarıyla yüzleşip, yaşamdan öğreniyor. Romanın ana kavramlarından biri ‘iktidar’ ise, öteki de ‘sorumluluk.’ Andre Malraux’nun bir romanındaki sahneyi anımsıyorum. Madrid’in savunmasında kimi kaçaklar, yargılandıkları zaman, şöyle derler: Evet, şimdi bir zayıflık gösterdik, ama biz bu iç savaşa gönüllü olarak katılmıştık. Oysa boşuna, çünkü sorumluluk bir kez üstlenildiğinde, bu türden zayıflıklar asla bağışlanmaz. Kuşkusuz sorumluluğun ne olduğu da tartışılmalı. Bir insan neye karşı kendini sorumlu hisseder? Anlatıcı için de böyle, gidebilirdi başında ya da hiç dönmeyebilirdi.

Teknik olarak girift bir yapısı olsa da anlatımı sade romanın. Bu konudaki yaklaşımınız nedir?
Süslemecilik, betimlemecilik, duygusallık, hep kaçındığım şeyler, doğrusu profesyonel bakmaktır. Yönetmen Eisenstein bir patlamayı çekmek ister, ama gerçek bir patlama istenen etkiyi vermez. Kurgulanan bir şeyin daha etkili olduğu, söz konusu bir romansa, çok daha doğru, görsellik sözcüklerle yaratıldığı için. Romana sinen, ister deyiş özelliği, ister uyandırdığı imge olsun, romandan geriye neyin kaldığı önemli. Bu roman neyi anlatıyor diye sordukları zaman, her şeyi anlatıyor, diyorum, bu doğru ama bir yanıt değil. Her roman, romancının kuramsal anlayışına ilişkin örtük bir yaklaşımdır, ama bu romanda daha bir belirgin. Kimi kısımlarda dramatik örgünün içinde, hatta kimi kez de günümüze dönük, doğrudan eleştirel bir söylem var. Sözgelimi o Boğaz’daki konakta verilen parti sahnesi. Bu sahne, günümüze ilişkin göndermeler taşıdığı gibi, evrensel politik konumlara genel göndermeler de yapar. Oradaki bir Cem Baysal karakteri, bir devrimci olarak, niye denge kurmak için çok farklı insanlarla görüşebilen güçlü bir konumda olmasın? Yine de belirsizliği özellikle yeğledim. Önemli olan, geçmişe bugünden bakmak, yazmanın sorunları, kimi zaman da gerçek kişiler. Yevtuşenko’yla ilgili yazılmış eski bir yazının anımsanması. Bütün bunları çizgisel bir biçimde yansıttığımız zaman, bu amaca hizmet etmeyebilirdi. Bu romanın, bir yetişme romanı olduğunu da söyleyebiliriz, ama klasik bir yetişme romanı özelliği de yok. Bir okur olarak, çizgisel romanları okuyamıyorum. Bu tür romanlarda kahraman daha orta yaşa gelmeden sıkılıyorum. Çizgisel anlatımdansa bu anlatım biçimi bana daha eğlenceli geliyor.

Biraz oyun gibi…
Aslında oyun ya da parodiye biraz uzak duruyorum, ama bu romanda, alaycı bir dil ve “ironi” var, belki direnişi vurgulamak için. Diyelim büyükbabanın Mehmet Akif yerine Tevfik Fikret okuduğunu düşünmesi… Burada gerçeğin ne olduğu yok. Kurulan bir gerçeklik var. Anlatıcı böyle olmasını istiyor ve duygularını açığa vuruyor.

Radikal Kitap, 06.02.2009

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.