Teybi kapatmasak söyleşiye noktayı koyamayacaktık sanıyorum. Hoş, o da pek işe yaramadı, sohbetin ardı geldi. Ama belki de Mario Levi en önemli sözlerini o zaman söyledi. Dönemimizde her şeyin sıradanlaştırıldığından dem vurdu. Ve dedi ki, “Edebiyat sıradanlamaya karşı direniştir!” Karanlık Çökerken Neredeydiniz de sıradanlaşmaya karşı 78’in ruhundan beslenerek direniyor… Arkadaşlıklarıyla, isyan duygusuyla, saflığı ve ‘doğruluğa’ olan inancıyla… Ve sıradanlaşmaya direnmenin ruhumuzun derinliklerini korkusuzca keşfetmekle mümkün olduğunu söylüyor.
78 kuşağının “Artizler Takımı”nın altı üyesi yeniden buluşuyor… Yılların dökümü yapılıyor, arkadaşlıklar hatırlanıyor, bağlar yeniden kuruluyor…
Daha ben ilk sorumu sormadan söze girdi Mario Levi. Bu romanının onu ne kadar heyecanlandırdığı hissediliyordu. Sekizinci kitabın getireceği ‘profesyonel ruh’ yoktu onda. Çünkü o da bir 78’liydi…
“Bu benim sekizinci kitabım. Kendimden çok şey kattım bu romana. Bu nedenle galiba okur karşısına biraz daha çok kendim olarak çıkıyorum. Bu duygu Lunapark Kapandı’da da vardı.  İstanbul Bir Masaldı benim çok emek verdiğim bir kitaptı. Ama orada biraz da bana anlatılanları aktarma çabası vardı. Bu anlamda Lunapark Kapandı’yla başlayan dönemin benim hayatımda başka bir dönem olduğuna inanıyorum; çok içinde olduğum bir hayatın yeniden yorumlanması ve yazı yoluyla inşa edilmesi dönemi…”
Roman beni çok etkiledi. Kahramanı, Zweig’ın bir romanını bitirdikten sonra o romanın içinde yaşamaya devam ettiğini söylüyor ve  “Hakiki duygularla yazılmış kitapların böyle bir yolculuk serüveni oluyor,” diyor. Bende olan da buydu. Kitabı bitirdiğim gün başka hiçbir şey yapamadım, sadece müzik dinleyebildim. Burada ‘hakiki duygular’ın katkısı büyük sanırım. Siz samimiyete önem veriyorsunuz değil mi?
Çok önem veriyorum, doğru. 32 yıllık bir yazma serüvenim var benim, aynı zamanda uzun yıllardır üniversitelerde yazı dersleri veriyorum. Beş yıldır da yazı yaratımı atölyelerim var. Yazılanları değerlendirme deneyimine sahibim. “İyi bir edebiyat metni nasıl olmalıdır”ın yanıtları var artık bende. Ben bir edebiyat metninde samimiyetin kendisine çok inanırım. Bir metnin sahiciliğine çok önem veririm. Ölçü de şudur; ben bir metni yazarken veya okurken içimde, adı ne olursa olsun, bir şeyler kıpırdıyor mu? Ve o kıpırdayan şeyler beni bir yerlere götürüyor mu? O metin ben okuduktan sonra bende devam ediyor mu? Bunlar çok önemli ölçüler ve ben her okuduğumda bunu bulamıyorum. Bir yazar çıkıyor karşıma, kurgusunda, dilinde hiç boşluk yok. Ve diyorsun ki, bu adam roman yazmayı biliyor. Ama samimiyet eksik olunca o tat yok oluyor. Biraz kendini ortaya koyabilmek demektir bu. Galiba soyunmak; o metin içinde çıplaklığından utanmamak. Tekrar tekrar dönmek istediğiniz metinleri düşünün, mükemmelliğe ulaşanlardan çok, bu samimiyeti taşıyanlardır onlar. İlk aklıma gelen Sait Faik’tir. İnsan çok kurcalamak isterse Sait Faik’te dil yanlışları da bulur, kurgu yanlışları da bulur. Ama o kadar samimi metinlerle karşı karşıyayızdır ki bunları görmek bile istemez insan. Çünkü Sait Faik hakiki bir yazardır. Gönlünü koymuş bir insandır yazdığı metne.

Duygudaşlık kurmak da öyle mümkün oluyor sanırım… 78 kuşağına sesleniyorsunuz kitabınızın başında. Ben 78 kuşağından çok daha gencim ama bir sürü duyguyla ortaklık kurabildim. Bu anlamda, romanınızın sadece bir 78 kuşağı romanı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Hayır. Zaten sorunuz da bu yanıtı içeriyordu. Türkiye’nin şöyle bir sorunu var, belleksizlik… Çok çabuk unutuluyor Türkiye’de yaşananlar. Acılar da çok çabuk unutuluyor, belki güzellikler de. 78 kuşağı bizim üniversitede olduğumuz yılların kuşağı. Bir siyasi kavganın içinde olduğumuz dönemlerdi o dönemler. Herkes farklı açılardan yaşadı bunu. Duygusal boyutuyla yaşadı, örgütlerin içinde olarak yaşadı… Ben biraz bu belleksizliğin önüne geçmek istedim. Hedeflerimden biri buydu. Aslında amacım sadece ve sadece bir siyasi kavganın içinde olanların kaderlerine değinmek değildi. Bana göre 70’li yılların bir ruhu vardı ve o ruhu sizin gibi, o günlerde henüz doğmamış olanlara, sonraki kuşaklara aktarmak istedim. Türkiye’de bunlar da yaşandı diyebilmek ve bunu edebiyat yoluyla anlatabilmek benim için çok büyük önem taşıyordu. Ancak yine sorunuzda belirttiğiniz gibi bu yaşananlarda herkesin kendinden bir şeyler bulabileceğine çok inanıyordum. Köprüyü biraz da öyle kurmak istedim. Siz de olabilirdiniz bu hikâyenini içinde, veya aslında siz de varsınız. Çünkü dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi dönemde yaşarsanız yaşayın temel insan sorunsalları pek değişmiyor. Eğer böyle olmasaydı bizler Çehov’un oyunundan etkilenmezdik. Yunus Emre’nin bir dizesi bize hâlâ söz ediyor olmazdı. Bu nedenle evrensel duygular hiçbir zaman değişmez diyorum.

Romanın pek çok boyutu var. Ama önce 78 kuşağını konuşalım istiyorum. Türkiye’de 68 üzerine çok sayıda roman ve araştırma kitabı yayımlanmıştır. Ama 78’de böyle değil. Biraz 68’in gölgesinde mi kaldı? 68 gibi ‘olaylı’ mı değildi? 78 kuşağının çok naif bir kuşak olduğunu düşünüyorum, bununla mı ilgiliydi?
Bu konuda size katılıyorum. 78 kuşağı ile 68 kuşağı arasındaki en temel farklardan biri şu: 68 kuşağı galiba kültürel açıdan 78 kuşağına oranla daha donanımlıydı. 78 kuşağıysa 68’e oranla, 68’den olanlar beni mazur görsün, daha samimiydi, daha gözü karaydı. Ve sizin dediğiniz gibi, daha saftı. Bu nedenle ne oldu biliyor musunuz? 68 kuşağından birçok insan bugün çok önemli yerlere geldi. Herkes onları tanıyor. Aralarında benim çok saygı duyduğum insanlar da var, saygı duymadıklarım da var. 78 kuşağında ise pek göremezsiniz iyi yerlere gelmiş olanları, ya da hayatını gerçekten düzeltebilmiş olanları. Bunun nedeni, kuşkusuz 12 Eylül askeri darbesinin 12 Mart’tan çok daha acımasız, çok daha yıkıcı olmasıdır. 12 Eylül gençliğin üzerinden bir silindir gibi geçmiştir. Bugün eğer gerçek bir Türk solundan söz edemiyorsak bunun sorumlusu 12 Eylül’dür. O insanlar belki de bu yüzden acılarını hâlâ dilediklerince anlatamıyorlar. 52 yaşındayım. Demek ki o kuşağın insanları 50’lerinde. Geçip gidiyoruz… Ve bu dönemin anlatılması lazım, bu dönemin daha çok edebiyatının yapılması lazım.

Romanda arkadaşlık vurgusu yapıyorsunuz. Üzerinden ne geçerse geçsin, o arkadaşlık duygusu yitirilmiyor. 78 kuşağının en temel değeri arkadaşlık mıydı? Ben okurken bu kuşağa bu anlamda hayranlık duydum… Kendi kuşağım adına da imrendim açıkçası.
Çok haklısınız. Sizin kuşağınızda çok eksik olan bir değer bu. Gün geçtikçe de eksiliyor. Sizler 50’li yaşlarınız ortasına geldiğinizde acaba bu duyguya sahip olacak mısınız? Lunapark Kapandı, aşkın çok öne çıktığı bir romandı, bu ise bir dostluk roma-nı. Bence Karanlık Çökerken Neredeydiniz bir dostluk romanıdır. Romanın en güzel bölümlerinden biri, çok gözyaşı dökerek yazmışımdır o bölümü, meyhanede bir araya gelip “Arkadaş” şarkısını söyledikleri bölümdür. “Arkadaş”, o dönemin ruhunu veren en güzel şarkılardan biridir.

Romanın siyasi boyutunu konuştuk şu ana dek büyük ölçüde. Ama bence bireysel yönüyle de önemli mesajları var. Bütün kahramanlar bir “muhasebenin” içindeler. Romanda geçen bir cümle var: Sorgulanmamış hayat, yaşanmış sayılmaz. Romanınız, aynı zamanda hayatı sorgulama, kendini sorgulama, nasıl bir yaşam kurdum sorularını soran ve sorduran bir roman mı?
Tabii kesinlikle. Sorgulanmamış hayat, yaşanmış sayılamaz sözü Sokrates’indir. Kaç bin yıl öncesinden gelen bir miras bu. Sadece toplumsal kavganın içinde yaşadıklarımızı değil, bireysel hayatlarımızı da sürekli sorgulamayı bilmeliyiz. Ben hayatın zor tarafını seçiyorum. Ancak böyle, gerçekten yaşayabildiğime inanıyorum. Ancak böyle bu hayatı hak ettiğime inanıyorum. Ölümü anlamlı kılmanın da yolu bu. Bakın hayat böyle de yaşanabilirdi diyebilmek çok önemli. Eğer benim bu romanım sizin kuşağınız ve sizden sonraki kuşaklar içinde de böyle bir duygu, böyle bir tartışma uyandıracaksa bu benim için çok önemli.

Türkiye’deki farklılıklara da değiniyorsunuz. Yahudi olanlar, Rum olanlar… Ve  her birinin ilişkileri… Türkiye için kullanılan bir tanımlama vardır, mozaik. Siz ebru diyorsunuz. Neden mozaik değil de ebru?
Bu çok önemli. Biliyorsunuz mozaik taşlardan oluşmuştur, ama bir taş tek başına bir anlam ifade etmez. Ama renk başkadır. Ebruda her renk tek başına bir anlam ifade eder, ama başka renklerle birlikte olduğunda daha çok anlam kazanır. Ebrunun özelliği budur. Renkler birbirinden ayrılamaz. Her renk gerekirse kendinden bir renk verir ötekine. Öteki renkle var olabilir ancak. Benim özlediğim Türkiye böyle bir Türkiye. Bu nedenle hep ebrunun peşindeyim.

Niso diyor ki, ben saz çalışıyorum, sanat müziği dinliyorum, rakı içiyorum. Ama ismim bir Türk ismi değil. Oğuz isminde birisi üç kelimeden birini İngilizce kullanıyorsa, hangimiz daha Türk? Türklük kavramı son dönemde çok bulandırıldı. Siz buna da değiniyorsunuz romanınızda…
Bu benim yaralarımdan biri. Niso’nun isyanı aslında benim de isyanım. Bu ülkenin değerlerini yaşamak çok önemli.
Oğuz adını da bu yüzden seçtim. Bu ülkenin yüzyıllara dayalı değerlerine sahip çıkamayan, diline sahip çıkamayan bir insanı ben Türk olarak göremem, istediği kadar adı bir Türk adı olsun. Özellikle dil konusunun benim için büyük bir değer olduğunu söylemeliyim. Yanlış anlaşılmak istemiyorum, ben bu ülkenin bütün dillerine sahip çıkmak istiyorum. Ama bana Türklük nedir diye sorulsa galiba en çok Türkçeye sahip çıkmaktır derim. Bir dilin duygusuna, ruhuna sahip çıkabilmek çok önemli. Türkçenin üzerinde oynanan oyunlar konusunda ben kendimi milliyetçi bir insan olarak görüyorum. Bu benim başkaldırışlarımdan biridir. Üç anadilli bir yazarım ben. Anne babamla Türkçe, anneannemle Fransızca konuştum, babaannemle İspanyolca konuştum. Bir dergi neden Fransızca yazmayı düşünmediniz diye sordu bana. Çok kolay olurdu bir dünya yazarı olarak kabul görmek. Neden bunu istemedim? Tekrar başa döneceğiz şimdi. İlk aşkınızı Türkçe yaşamışsanız, ilk kadınınızı Türkçe sevmişseniz, çocuk olduğunuz günlerde mahalle arasında sokaklarda Türkçe top oynamışsanız, kendinizi birilerine kızdığınız zamanda Türkçe küfrederken buluyorsanız, o zaman sizin diliniz bellidir. Başka bir dili seçemezsiniz. Samimiyet buradan geliyor işte.

Roman bir rüyayla başlıyor. Bireyin dünyasına, ruh dünyasına derinden bir bakış da görülüyor. Psikanalizden, psikolojiden besleniyor musunuz?
Bugüne kadar sayısını artık hatırlayamayacağım kadar çok kitap okudum bu konuda. Çok değer verdiğim psikiyatr dostlarım var, onlarla da çok konuşuyorum. Bunu yapmamın nedenlerinden biri de insan ruhunun derinliklerine inebilmek. Bence Türk edebiyatında en eksik olan taraflardan biri bu. İnsan ruhunu deşebilmek. Çok önemli yazarlarımız var; bu konuda
usta olduğunu söyleyebileceğimiz. Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa… Onlardan çok şey öğrendim. Ama bunun yeterli olmadığına inanıyorum. Edebiyatımızı bu noktada daha çok derinleştirebilmemiz gerekiyor. Bir karakteri oluşturmak o kadar kolay değil. Aslında her bir karakterde hayatın gerçekliği içinde tanıdığım birçok insandan izler var. Hayatımızın içinde bu insanlar var. Ama bunu derinleştirmek için o çabayı göstermek gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden de üç dört yılda bir roman yazabiliyorum ancak.

Romanı klasik yöntemlerle oluşturuyorsunuz. Oyunlara fazla başvurmuyorsunuz. Ancak o gerilimi de koruyorsunuz. Postmodernizme yöneldiğiniz olmadı mı hiç?
Bir okur olarak ilgi duydum postmodernizme. İlginç de buldum. O edebiyattan da bir yazar olarak  da okur olarak da öğrenmem gerekenler olduğuna inanıyorum. Bunu asla yadsımıyorum. Ama henüz öyle yazmak bana cazip gelmiyor. Konuşmamızın başında şunu söyledim, bir metni okuduğumda heyecanlanıyor muyum, yürek atışlarım hızlanıyor mu, bu benim için çok önemli. Bugüne kadar okuduğum postmodern metinlerde bunu göremedim. Dil cambazlığı çok önemli değildir. Ama açıkçası birileri çıkıp da ya işte bak sen böyle konuşuyorsun ama gerek İstanbul Bir Masal‘dı, gerek Lunapark Kapandı, gerek Karanlık Çökerken Neredeydiniz romanlarında pekâlâ postmodern diyebileceğimiz ifadeler var derse şaşmam. Ama ben böyle bir anlatımın peşinde değilim. Yine de anlatıcının kahramanlarıyla girdiği küçük oyunları çok seviyorum. Bundan muzip bir çocuk gibi haz da alıyorum. Ama sizin söylediğiniz çok önemli, o yalınlığın içinde bir yerlere gelebilmek benim için asıl heyecanlandırıcı olanı. Ben bu yalınlığı seviyorum ve tabii o derinlikten taviz vermeksizin. Bunu birçok yazarda ve şairde de gördüm. Yılların akışında metinler yalınlaşır, bir paradoks gibidir ama. Yalınlaştıkça derinleşir, yalınlaştıkça sahicileşir. Dört yıl sonra veya üç yıl sonra karşınıza nasıl bir romanla çıkacağımı bilmiyorum ama bu yolda iz süreceğime inanıyorum.

Radikal Kitap, 16.01.2009

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.