“Yazarken kendimi en özgür hissettiğim yayın organı” dediği, hatta isim babası olduğu 2000’e Doğru’da aynı odada çalıştı Cemal Süreya, Feyza Perinçek’le. 2000’e Doğru’nun çıktığı günden ölümüne kadar İzdüşümler’i yazdı o odada. Feyza Perinçek’le dostluğu böyle başlamıştı. 9 Ocak 1990 akşamı Feyza Perinçek evine döndüğünde hıçkırıklar içinde ağlıyordu. O görüntüsü gözümün önünden gitmez. Süreya’nın ölümü onu, iki yerden yaralamıştı. ‘Telafisi olmayan’ bir kaçırma duygusu içindeydi. Kısa bir süre önce yurtdışına giderken Süreya ondan bir içki getirmesini istemişti. Elinde erik rakısıyla dönmüştü seyahatten Feyza Perinçek. Yanına bir de kalem eklemişti. O günlerde Cemal Süreya ile bir türlü karşılaşamadı. Hastaneye yattığında ziyaretine gidemedi. Bugün, yarın dedi, ziyaretini erteledi. Erik rakısı da, kalem de elinde kaldı. Feyza Perinçek, o iki hediyeyi kendi ‘ömür yolculuğunu’ tamamlayana kadar hep sakladı. Evler değişirken, erik rakısı hiç açılmadan o evden ötekine taşındı, el üstünde… Bugün ikisinin emaneti bende…
Cemal Süreya bir yerde diyor ki, “Hayatımdaki temel duygu nedir biliyor musunuz? Yanlışlığın giderilmesi. Filmlerde hep o anda ağlarım…” Kim bilir belki Feyza Perinçek de bir yanlışlığı giderme duygusuyla Süreya’nın ölümünün hemen ardından karar verdi onun hayatını yazmaya. Bunu onunla hiç konuşamadık. Süreya’ya içkisini ve kalemini veremedi ama hem ona hem okurlarına bir başka armağan sundu. Cemal Süreya’nın “Şairin hayatı şiire dahil” sözünden esinlendi ve şairin hayatını yazmak üzere kolları sıvadı.
Nursel Duruel’le Süreya’nın dostlukları da çok eskilere dayanıyordu. Perinçek ve Duruel’i, Cemal Süreya ‘tanıştırdı’ ölümünden sonra. Feyza Perinçek, Cemal Süreya biyografisi yazma düşüncesini Duruel’e açtığında bu fikir onu da heyecanlandırdı. Belki ikisi de farkında değildi nasıl zorlu bir yolculuğun başında olduklarının. Ama yolculuk tamamlandı. Türkiye’de biyografi yazınının henüz çok yeni olduğu bir dönemde kitabın ilk basımı gerçekleşti. İlk basımın üzerinde on üç yıl geçtikten sonra Can Yayınları, kitabın basımına talip olduğunda Feyza Perinçek de aramızda değildi artık. Kitap, Cemal Süreya/Şairin Hayatı Şiire Dahil başlığıyla, yeniden basıldı. Bir emanet daha yerini buldu… Zaten Süreya da Can Yayınları’nın yabancısı değildi.

İnsan bir Cemal Süreya
Feyza Perinçek ve Nursel Duruel’in uzun bir sürece yayılan çalışmasının neredeyse her anına tanıklık ettim. Süreya’nın günlükleri, tuttuğu notlar, çizimleri, defterleri genellikle bizim evde inceleniyordu. Okuldan geldiğimde yuvarlak yemek masasına yayılmış onca kâğıdın üzerine eğilmiş, defalarca inceledikleri belgeleri tekrar tekrar okuyan, üzerine konuşan, bir belgede yer alan bir bilgiyi kullanıp kullanmayacakları üzerine uzun uzun tartışan bu iki kadının görüntüsü gözümün önünden gitmiyor. Kuşkusuz Feyza Perinçek annem olduğu için onun bu çalışma sürecindeki duygularını, çelişkilerini, heyecanını, hüznünü daha çok paylaşma olanağım oldu. Şair hakkında öyle şeyler öğrendikleri oluyordu ki kafalarındaki Cemal Süreya imgesi kimi yerinden zedeleniyordu. Ama onlar yine Süreya sevgisinin ‘yapıcılığıyla’ aslında bir ‘insan’ı yeni yeni tanıdıklarının ayırdına varıyorlardı. Zayıflıkları, haşarılıkları, çapkınlıkları, çocuksuluğu, alınganlığı, duyarlığıyla şair olduğu kadar, insan bir Cemal Süreya…
Sadece belge okumadılar. Süreya’nın dostlarıyla, bildik bilmedik aşklarıyla, kardeşleriyle tek tek ve uzun süren görüşmeler yaptılar. Onların zihnindeki Cemal Süreya’yı, anılarını, yaşanan ortak hikâyeleri dinlediler. Kimi bu kitaba girmeyen sırlar öğrendiler. Cemal Süreya’ya saygılarından, onun portresine ışık tutmayacak hiçbir bilgiyi kullanmadılar. Her biri üzerinde uzun uzun tartıştılar. Bu bilgi Cemal Süreya’yı ne derece yansıtıyor? Okur bunu bilmeli mi? Son derece bıçak sırtı bir noktada durduklarının farkındaydılar. Tek bir bilginin metne girmesi yapıtı bir şairin biyografisi olmaktan çıkarıp dedikodu kitabına dönüştürebilirdi. Buna izin vermediler. Üstelik en yakınlarındaki insanlarla bile paylaşmamaya adeta and içtiler.

Dramlarla bezeli bir hayat
Mektupların, defterlerin okunması, fotoğrafların incelenmesi, eşiyle dostuyla yapılan görüşmelerin tamamlanmasının ardından işin en zor kısmı başlıyordu. Yazım aşaması. İki kişi olmanın yararını, araştırma kısmında net olarak görmüşlerdi. Yoğun emek gerektiren bu aşamada iş paylaşılmış oluyordu. Yukarıda sözünü ettiğim konularda tartışmalar yapmak, doğru kararı verme konusunda fayda sağlıyordu. Böylece edinilen bilgiler iki vicdanın süzgecinden geçmiş oluyordu. Ama artık iş koskoca bir yaşamın kâğıda dökülmesine gelip dayanmıştı. Bu aşama çok daha yıpratıcı, kimi zaman umutsuzluğa sürekleyici de olsa onlar sonunda bunun da üstesinden geldiler. Aslında bu aşama benim açımdan heyecan vericiydi. Kitap sayfa sayfa oluşuyordu. Yazıldıkça okudum kitabı… Annemin ilk cümleyi okuduğu an gözümün önünde. O anın canlılığından mıdır, yoksa o cümlenin etkileyiciliğinden mi gerçekten belleğime kazınmış ve her okuduğumda yeniden etkilemiştir beni: “1931 yılında Erzincan’da doğdum. Bir doğum günüm yoktur benim. Anası da ‘hiç olmadı’ babası ‘bin yıl önce’ öldü. Hem de iki kere. Birincisinde kör oldu Cemal Süreya. İkincisinde, babasının parçalanmış başını gazete kâğıdına sarıp toprağa gömdüklerinde, tek damla yaş akmadı gözlerinden.”
Bu ilk cümlelerdeki mantık bütün bir kitap boyunca egemen olacaktı metne. Cemal Süreya’nın yaşadıkları ile dizeleri arasındaki doğrudan ilişki… Bu ilişkinin keşfi, bulunup çıkartılması… Dolayısıyla her dizenin tek tek incelenmesi, çözümlenmesi… “Şairin hayatı şiire dahil” demişti Cemal Süreya. Bu belki de en çok onun hayatı ve şiiri için geçerliydi. Süreya sanki her dizesiyle kendi yaşamını, yaşadıklarını, kendisini anlatıyordu. Bilerek ya da bilmeyerek. Çocukluğu, sürgün yılları, annesi, kardeşleri, üvey annesi, babası, sevdiği kadınlar…
Perinçek ve Duruel şiiri ve yaşamı arasındaki bu parallelliği son derece başarılı bir kurgu içinde sunuyor okura. Süreya’nın yaşamındaki ‘olağanüstülük’ ve dramların etkileyiciliği ve yazarların seçtiği anlatım biçimi roman tadında bir okuma sağlıyor. Asla kuru bir dil kullanmıyor yazarlar. Cemal Süreya’nın şiirindeki tınıyı bütün bir kitap boyunca hissediyorsunuz.

Roman gibi…
Her şairin yaşamı bu denli ilginç midir? Kimi zaman şair olmanız da gerekmez ilginç ve okunmaya değer bir yaşamınız olması için. Ancak Süreya’nın yaşamı hem Türkiye’nin en önemli şairlerinden biri olması nedeniyle okunmaya değer, hem de az önce söylediğimiz yaşamındaki olağanüstülükler nedeniyle… Hani ‘hayatı roman olur’ derler ya… Cemal Süreya’nın kitaplığındaki bütün kitaplar üvey annesi tarafından yakılır. İlk şiir kitabı Üvercinka‘nın ilk baskıları ilk eşi tarafından… Ve en son da oğlu Memo’nun hışmına uğrar kitapları. Bu, Süreya’nın yaşamındaki dramlardan yalnızca biridir. Bir şair için kitaplarının yakılması ne demektir? Üstelik üvey annesi, hayatındaki ilk kadın ve onu ölüme sürükleyecek olan oğlunun elinde yakılmış kitapları…
Cemal Süreya’nın yaşamını bir roman gibi anlatan kitap, aynı zamanda biyografik bir eserin taşıması gerektiği tüm özelliklere sahip. Yaşanan hiçbir şey kurgu değil. Hepsi gerçek. Bu gerçeklik duygusu kitap boyu sizi bırakmıyor. Asla bir Cemal Süreya güzellemesi okumadığınızın farkında oluyorsunuz. Pek çok kez kendinizi Süreya’ya kızarken yakalıyorsunuz. Bir yakınınızın yaptığı bir hata gibi yaralayabiliyor davranışı. Ama aynı zamanda ne yaptıysa, ne yazdıysa, ne düşündüyse her birinin nedenlerini anlıyorsunuz. Kitapta yalnızca bir yaşamöyküsü yok. O yaşamöyküsünü çevreleyen bir Türkiye tarihi, edebiyat tarihi, Türk edebiyatının dergicilik serüveni, edebiyat tartışmalarının o günlerdeki canlılığını da yansıtan bir anlatım var.
Perinçek ve Duruel’in bu eseri hem şairin iç dünyasına alabildiğine girebildiği için, hem de onun dış dünyasını bütün unsurlarıyla ve derinlemesine okura anlatabildiği için Türk yazın tarihinin en önemli biyografi yapıtlarından biri kanımca. İlklerden olması da ayrıca önemli.

Radikal Kitap, 09.05.2008

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.